5. GEÇMİŞİN KUCAKLAMASI
Yazar: Ayça

Nefretimi çıkardığım adımlarımla şirket binasının çıkışına geldim. Bacaklarım tir tir titriyordu. Sinir boşalması yaşamanın eşiğindeydim. Ancak hâlâ güçsüzlüğümün ortaya çıkabileceği kadar uzaklaşmamıştım Cihangir'den. Gücümün son kırıntılarını da güçsüzlüğümü saklamak için tüketiyordum. Elimle şirket binasının duvarından destek alıp ileriye doğru baktım. Cihangir'in, rahmetli babamın hediyesi olan küpemi fırlattığı pencerenin önüydü. Adımlarımı o tarafa doğru yönelttiğimde bakışlarımı da yerde gezdiriyordum. Gözüme çarpan hiçbir şey yoktu. Pencerenin tam önüne geldiğimde eğildim ve yere yakından bakmaya başladım. Buralarda bir yerlerde olmalıydı. Dışarıya atmıştı. Havada yok olmadığına göre yere düşmüştü ve burada olmak zorundaydı. Öyle telaşlı bir biçimde arıyordum ki belki de bulamamamın en büyük sebebiydi. Her yere defalarca baktım. Yoktu. "Off," dediğimde sinirden sulanan gözlerim görüşümü bulanıklaştırdı. Burnumu çekip çenemi sıktım. Neredeydi bu küpe? "Allah belanı versin, Cihangir!" Titrek sesimle nefretimi kusmak içime su serpmiyordu. Can havliyle küpemi ararken bir yandan da söylenmeye devam ettim. "Senin gibi adam olmaz olsun." Çenemi sıktım. "Pislik herif," dedim dişlerimin arasından. "Allah'ın cezası!" Cihangir'e sayıp söverek geçirdiğim dakikaların ardından mutlak galibiyete ulaşamamış olmanın getirdiği sinirle ofladım. Bakabileceğim her yere bakmıştım. Her yere . Ama küpemi bulamamıştım. Nasıl bulamazdım? Nereye kaybolmuş olabilirdi? "Yeni bir küfür mü geliyor?" Bir anda arkamdan gelen sesle irkilirken yerimde sıçradım. Hızlıca başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde bir adamın olduğu yerde ellerini ceketinin cebine sokarak beni izlediğini fark ettim. Kahverengi gözleri dikkatle gözlerime kenetlenmişti. Yüzünde ise ufak bir gülümseme vardı. Buna rağmen keyiften çok uzak görünüyordu. "Benimle mi konuşuyorsunuz?" diye sordum emin olmak için. Ellerini ceketinin cebinden çıkarıp bana doğru yürümeye başladı. Bu esnada göz temasını da kesmiyordu. "Elbette sizinle konuşuyorum." Adımlarını önümde durdurdu. "Son birkaç dakikadır da sizi izliyorum. Tıpkı geçen gün Paradisaea'da izlediğim gibi." Sözleri bende şok etkisi yaratırken, adam hafifçe öne eğilip ekledi. "Ve sizi daha tanımadan çok büyük bir ortak noktamızın olduğunu anladım." Ortak noktadan kastının ne olduğunu sorma isteğiyle dolup taşsam da bedenimin bana yolladığı sinyaller, burada durup muhabbeti uzatmamam yönündeydi. Huzursuz hissediyordum. "Yanılmış olma ihtimaliniz yüksek," dedim geçiştirircesine. Gözlerimi ondan ayırdım. Küpemi ne kadar ararsam arayayım, bulamıyordum zaten. Buradan artık gitmem gerektiğini düşünerek arabama doğru ilerlemeye başladım. Henüz iki adım atmıştım ki o yabancı, yana doğru bir adım atarak önümü kesti. Kaşlarım anında çatıldı. Dudaklarımı çemkirmek için araladım ama konuşmak konusunda benden önce davrandı. "Cihangir," diyerek onun adını zikretti. Tüm hücrelerim nefretle dolup taştı. "Onun mahvolmasını istemez misin?" Bir anda sizli bizli konuşmayı keserek yönelttiği kritik soruyla donakaldım. Cihangir'in mahvolmasını ister miydim? İsterdim. İçimde bitmek bilmeyen bir kin vardı ona karşı. Mahvolmasını istiyordum. Bunu görmeyi de çok istiyordum. Geçmişte yaşadıklarımıza saygımdan mutlu olsun diye düşünmeyi bırakalı çok olmuştu. Gün yüzü görmesini istemiyordum. İçimden net bir cevap vermiş olmama rağmen teklifini mantık süzgecimden geçirdiğimde aklımda tek bir soru kalıyordu. "Sen kimsin?" diye sordum. Ben de onun gibi sizli bizli konuşmayı bırakmıştım. "Seninle birebir aynı şeyleri isteyen biriyim. Cihangir'in acılar içinde kıvranmasını istiyorum. Kim olduğumu sorarken böyle bir tanım mı bekliyordun yoksa ismimi de söyleyeyim mi?" "Cihangir'le ne gibi bir derdin var, bilmiyorum. İkinizin arasındaki sorun da hiç umurumda değil. Beni ilgilendirmeyen şeylere karışmam." "Oysaki ortada ikimizi de ilgilendiren bir konu var." Kaşlarımı kaldırarak yüzüne baktığımda dışarıya derin bir nefes verdi. "Cihangir. Onun için ikimiz de aynı şeyi ist…