3. ANAHTAR, ANAHTARLIK
Yazar: Ayça

Müziğin de etkisiyle etrafımdan kopmuş, kendi kabuğuma çekilmiş bir haldeydim. Boğazımdan aşağıya kaç içki yuvarladığımı bilmiyordum. Sarhoş muydum? Pek sayılmazdı. Normalde kendime izin verdiğimden biraz fazla içmiştim. Zihnim tam anlamıyla açık değildi ancak hâlâ bana rahatsızlık verecek kadarı uyanıktı. Belki bir bardak daha içsem o kısmı da uyutmayı başarabilirdim. Yine de çoktan kotamı doldurmuştum ve daha fazlasında gözüm yoktu. Kimseye kendi yükümü bırakamayacak olmam bir yana, eskiden nişanlı olduğum ancak şu an nefret ettiğim bir adamla aynı ortamdayken bunu yapmam da hiç akıl kârı olmazdı. Aslında zihnimin birazını uyuşturmuş olmam da akıl kârı değildi. Hatta sinirimi yatıştırmak için alkole başvurmazdım. Hep ölçülü içerdim. Abartmazdım. Sağlığım söz konusuyken kendime düşüncesiz davranmazdım. Ama aldığım Cihangir dozunun aşırılığı akıl sağlığımla oynuyordu. Bugün, burada kazanılan paranın babası adına kurduğu vakıf için kullanılacağını söylediğinden beri damarlarımda gezinen öfkeyi kontrol etmeye çalışıyordum. Belki de burada para harcadığım için kendimi suçlu hissetmeliydim ama o vakfın nasıl işlere imza attığını da biliyordum. Biraz etraftan duymuş, biraz da ben araştırmıştım. O iğrenç adamın adıyla da olsa, ihtiyacı olan insanlara büyük yardımlar yapılıyordu. Zaten suçluluk duyamayacak kadar hissizleşmiştim. Sadece içten içe titriyordum ama bedenim alev topu gibiydi. Sıcaklanmıştım. Saçlarım terden enseme yapışmıştı. "Hüma?" Tuğba bana doğru eğilip konuştuğunda dikkatimi zorlukla ona verdim. "Çok sessizsin, bir şey mi oldu?" Kafamı yavaşça iki yana salladım. "Yok. Kalabalık boğdu beni biraz. Ne zaman kalkarız?" Bir an önce gitmek istiyordum. Artık o koyu yeşillerin varlığını üstümde hissetmesem de benim gözlerim devamlı ona kaymaya başlamıştı. Buraya geldiğimiz ilk saatlerde onu görmezden gelmek konusunda oldukça iyiydim ama çakırkeyif oluşumdan mı yoksa ettiğimiz kavgadan mıdır bilinmez, artık bu konuda başarılı değildim. "Birazdan kalkarız." "Ben şimdi kalksam ayıp olur mu?" "On dakika daha sabret, hep beraber çıkalım." Omuzlarımı düşürürken ellerimi oturduğum yere yasladım. "Dışarıda sabretsem? Burası çok boğdu beni, hava almam lazım." Tuğba gözlerini kırpıştırarak beni onaylarken oturduğum yerden yavaşça kalkıp kabanımı ve çantamı elime aldım. Bunu yaptığım için gözlerimi oymak istesem de son kez etrafı tarayarak Cihangir'in nerede olduğunu görmeye çalıştım. Neyse ki görünürde yoktu. Belki de çoktan gitmişti. Sonuçta o, meşgul bir adamdı. Üç yıl önce yaşanan felaket bizi nasıl sefalete sürüklemişse, Cihangir'i de o denli zenginleştirmişti. Kalabalıktan ve gürültüden nihayet uzaklaşıp dışarıya çıktığımda iliklerime kadar üşüdüğümü hissettim. Ellerimi ceplerime sokup titreyen bacaklarımla köşeye doğru ilerlerken, soğuk rüzgâr yüzüme doğru eserek hafiften bulanmış zihnimi açıyordu. Elimi ufak, siyah çantamın içine atıp telefonumu çıkardım ve ekrana kısaca baktım. Annemden bir cevapsız çağrı vardı. Aynı evde yaşamıyorduk ancak bu gece dışarıya çıkacağımı biliyordu. Muhtemelen ne zaman döneceğimi merak ettiği için aramıştı. Cihangir'le aynı ortamda bir dakikadan uzun kaldığımı öğrense verebileceği tepkileri düşündüm. Annemi geri aramaktan vazgeçip kız kardeşim Rümeysa'yı aradım ve telefonu kulağıma yasladım. Annemin uyuduğunu varsayıyordum. Rümeysa üniversiteden geçen yaz mezun olmuş, şimdi sınavlara hazırlanıyordu. Telefon çalarken yeni yeni açılan zihnime Rümeysa'nın ders çalışıyor olma ihtimali geldi. Onu bölmek istemediğim için telefonu kulağımdan çekip kapatmaya niyetlenmiştim ki telefon açıldı ve kız kardeşimin yorgun sesi kulaklarıma doldu. "Efendim abla?" "Ders mi çalışıyordun?" "Yok, mola vermiştim." "İyi bari, ne yapıyorsunuz öğrenmek için aradım. Annem yattı mı? Miraç ne yapıyor?" "Annem çoktan yatıp uyudu. Miraç'ın da ışığı kapalı ama odasından ses geliyor. Oyun falan oynuyor herhalde. Sen ne yapıyorsun?" "Birazdan çıkacağız biz de. Eve geçeceğim." "Tamamdır, eve varınca mesaj atarsın bana. Sağ salim…