29. DUYGUNUN ADI CİHANGİR
Yazar: Ayça

İnce bir kalkan misali Cihangir'in üstüne serilmiş halde, tetikte bekliyordum. Bir ses, bir hareket, herhangi bir şey. Hale'nin doğrulttuğu silah her an patlayabilirdi. Cihangir'e ulaşmadığından emin olmalıydım. Onu da kaybedemezdim. Cihangir'e bir şey olursa dayanamazdım. Ona bir şey olmadığından emin olmalıydım, bu yapacağım son şey olsa bile. Saniyeler büyük bir yavaşlıkla akıp giderken duymayı beklediğim o yüksek silah patlama sesinin gelmediğini fark ettim. Başka sesler vardı ama net duyamıyordum. Kulaklarım uğulduyordu. Bir şeyler oluyordu. Yine de kafamı kaldırmadım. Cihangir'in altımdaki bedeni kıpırdandı ve elini koluma yerleştirip, "Hüma?" diye seslendi. Cevap vermedim. Kolumu biraz daha sıkı tuttu, "Hüma?" dedi tekrardan. Sesi de daha yüksekti. Kafamı korka korka kaldırarak Cihangir'in koyu yeşillerine baktım. Tamamen şok halindeydi. Dehşete düşmüş gibi görünüyordu ve kafasının ne kadar karışık olduğunu kendi kafam karışıkken bile anlayabiliyordum. Yine de, "Sorun yok," demeyi başardı ve çenesiyle ileriyi işaret etti. "Bak." Zihnim olayları algılayamayacak kadar bulanık durumdaydı ancak bedenim komutunu yerine getirdi ve başımı gösterdiği yere doğru çevirdim. Hale'nin silahı Doğan Bey'in elindeydi. Saniyeler içerisinde şarjörünü çıkardı ve silahı etkisiz hale getirdi. Görmemiştim ancak tam zamanında müdahale etmiş olmalıydı. Sadece birkaç saniye. Biraz gecikmiş olsa yaşanacakları düşünemiyordum bile. "Siz iyi misiniz?" Canan yanımıza koşturup kalkmam için elini uzattığında yüzündeki bariz endişeyi gördüm. Korkmuştu ancak kafayı yemiş görünmüyordu. Silah hiç patlamadığı için korkudan kafayı yemesine de gerek yoktu. Muhtemelen Cihangir'in üstüne atlayıp onu yere yatırarak adama daha fazla zarar vermiştim. Canan'ın uzattığı eli tutarak ayağa kalktım. Sorusuna cevap vermeli, bir şeyler söylemeliydim ama küçük dilimi yutmuş gibiydim. Benim ardımdan Cihangir ayağa kalkarak, "İyiyiz," dedi. Önüme geçip bedeniyle beni kapatırken Hale'ye doğru baktığını gördüm. İçimden bir ses şu an bilerek bana bakmadığını söylüyordu. "Sana bir şey oldu mu?" "Hayır, Doğan Bey hemen müdahale etti zaten. Hale silahı doğrultamadı bile." Canan dışarıya titrek bir soluk bırakarak bakışlarını Cihangir'in omzunun üzerinden bana dikti. "Hüma, sen iyi misin? Bembeyaz oldun." "Ben..." diye mırıldandım ama sesim çok kısık çıkıyordu. Canan'ın beni duyduğundan emin bile değildim. Göz ucuyla Hale'ye baktım. Paradisaea'daki diğer güvenlik görevlileri tarafından tutulmuştu ve anladığım kadarıyla polisi arıyorlardı. Kulaklarımdaki uğultu arttığından net duyamıyordum. "Hüma?" Cihangir'in uzaktan gelir gibi kulaklarıma ulaşan sesiyle bakışlarımı yeniden ona çevirdim. Bedenini bana döndürmüş, ellerini de dirseklerime yerleştirmişti ama temasını hissetmemiştim. "Bir şey söyle güzelim. İyi misin?" Gözümün önü kararırken Cihangir'in yüzünü zorlukla görüyordum. Ağzından çıkardığı fısıltıyı hayal meyal duydum. Beni yavaşça kollarının arasına aldı ve ayaklarım yerden kesildi. Kokusu daha yakından gelmeye başladığında kucağında olduğumu idrak ettim. Güvendeydim. Güvendeydi. Görüş açımı ele geçiren karanlığa teslim oldum. *** Gözlerimi açtığımda bir yataktaydım. Başım dönüyor, kulaklarımda çağlayan suyun sesine benzer bir şey duyuyordum. Ne olduğunu bildiğimden sorgulamadım. Bayılmış olmalıydım. Ne zaman bayılsam, gözlerimi açtığım o ilk an bu hisleri yaşardım. Bedenimdeki hissizlik yavaşça kaybolurken başımı dikkatle yana doğru çevirip içinde bulunduğum odaya baktım. Cihangir'in Paradisaea'daki odasıydı. Mekân açılmadan önce iş dolayısıyla burada sabahladığından bahsetmişti, bir odası olduğunu biliyordum ve nişanın burada yapılacağına karar verdiğimizde kapısını açıp içeri göz atmıştım ancak sadece kısa bir süre içindi. Oysaki şimdi... Kaşlarımı çattım. Ne kadar süredir buradaydım? Ne kadar süre baygın kalmıştım? Cihangir neredeydi ve en son neler olmuştu? Hafızam yerine gelirken son olanlar gözümün önünde birer birer canlandı. Tevfik Keskinsoy. Hale. Silah. Endişe…