27. SON DÜZLÜK
Yazar: Ayça

Afyon'dan döndüğümüz anda yaptığım ilk şey Akif'i aramak ve onunla buluşma işini aradan çıkarmak olmuştu. Ertesi güne iş çıkışı için sözleşmiştik. Bir şeyi kestirip atamamak her zaman benim en büyük sorunum olmuştu. Bana zarar veren insanları bir gün değişirler diye, anıları ise bir gün özlemle anarım diye kestirip atamıyordum. Akif'in babam öldükten sonra beni darp ettiği anıyı hiçbir zaman özlemle anmayacaktım. Ancak kimi zaman hâlâ eskisi kadar acıtıyor mu diye anlayabilmek için o yarayı kurcaladığım olurdu. Bugün de farklı bir şey yaptığım söylenemezdi. Akif'e bir daha hiç eskisi gibi bakamayacaktım ama bu acının dinmesi, kinimin yok olması gerekiyordu. Ailemden biriyle konuşmayı çok özlemiştim. Akif dışında benimle konuşan kimse yoktu. Neredeyse bir aileye sahip olmanın neye benzediğini unutacaktım. "Hüma?" Kafamı kaldırıp Akif'le buluşmak için sözleştiğimiz kafenin girişine baktığımda onu ayakta dikilirken gördüm. Göz göze gelişimizle adımlarını masanın önünde durdurması bir oldu. İstemsizce ayağa kalktım. Bir müşteriyle görüşürken devamlı yaptığım bir hareket olduğu için refleks haline gelmişti. "Akif," dedim onun ismimi söyleme şeklini taklit ederek. Akif hafifçe gülümseyip eğildi ve beni kollarının arasına aldı. Sarılmasında hiçbir sıcaklık yoktu. Ne kadar sıksa da samimiyeti geçmiyordu. Bu bir süredir sahip olduğum tek şeydi. Geriye çekilip koyu gözlerini yüzümde gezdirirken, "Nasılsın?" diye sordu. "Nasıldı şehir dışındaki toplantın?" Hâlâ ondan kaçmak için bu yalanı uydurduğumu düşünüyor, gerçekten şehir dışına çıktığıma inanmıyordu. "İyiyim," dedikten sonra kalktığım sandalyeye oturdum ve sorduğu ikinci soruyu düşündüm. Afyon nasıl geçmişti? Bir film şeridi gibi gözümün önünden geçerken masanın altındaki elimi diğer elimin üzerine koyarak parmaklarımı sıktım. Oraya bir şüpheyle gitmiştim. Cihangir'le uçaktan inmiş ve Ankara'dan Afyon'a yaptığımız yolculuk boyunca geçici bir şekilde dürüst olmuştuk. Bana neden evlenmediğini anlatmıştı. Ona neden onu aramadığımı anlatmıştım. Birbirimizi kırdığımız için başkalarından köşe bucak kaçırdığımız kalbimizi orada yine birbirimize açmıştık. Araba yolculuğu bitip de otele vardığımızda konuşulan her şeyin o arabada kalacağını düşünecek kadar nahiftim. Kalmamıştı. Nefesinin sıcaklığı beni ele geçirmiş, kendimi tamamen ona bırakmıştım. Belki de tamamen demek yanlış olurdu. Kalbimi yine ona açmış olsam da tamamını almasına izin vermemiştim. Sonrasında çantamda yakaladığı hamilelik testiyle de bana olan güvenini zedelemiştim ve şimdi aramız soğuktu. Bir an ona çok yakınken şimdi yine çok uzağındaydım. Sevinç Hanım'ın anlattıklarını dinledikten sonra arabaya binmiş, tekrar Ankara'ya doğru yola çıkmıştık ve gelişimizin aksine bu kez yolda hiç konuşmamıştık. Yaklaşan bir nişanımız varken sadece selam sabahımızın olması ne kadar iyi bir durumdu bilmiyordum. Odalar da ayrıldığından Cihangir'in yüzünü sadece sabah evden çıkarken görebiliyordum. Akif'in bir cevap beklediği gerçeğini hatırladığımda, "Güzeldi," diye mırıldandım. Tek kelimeydi sadece. İş yaşantımdan fazla bahsetmezdim. Eskiden çok konuşkandım. Bana bir ömür gibi gelen bir süre önce, beni dinleyecek birini bulduğumda hiç susmazdım ancak artık iki kelime de olsa konuşmak beni çok yoruyordu. "Evdekiler nasıl?" diye sordum. Akif'le bunun dışında bir muhabbetim yoktu. O da bunun farkındaydı. "Daha iyiler, toparlamaya çalışıyorlar. Aslında..." Akif kapıya doğru bir anlığına baktıktan sonra bakışlarını yeniden yüzüme çevirdi. "Eksikliğin hissediliyor, Hüma." "Kim tarafından?" Sesimde herhangi bir alay kırıntısı dahi yoktu. Gerçekten merak ediyordum. "Hepimiz. İster inan ister inanma ama Miraç'ın ölümü bir şeyleri değiştirdi." Evet, Miraç'ın ölümü çok şeyi değiştirmişti. Ölen ben olsaydım bu kadar şey değişmezdi. Belki Rümeysa da bu yüzden keşke sen ölseydin demişti. Ailemizdeki en önemsiz kişi bendim. Akif konuşmaya devam ederken sözlerine odaklandım. "Annem bir evladını daha kaybetmek istemiyor. Uzak kalmaya da dayanamıyor. Rüme…