18. ESKİSİ GİBİ BİR AKŞAM
Yazar: Ayça

Cinayet programları izlemeyeli gerçekten uzun bir zaman olmuştu. Eskiden de çok sık izlemezdim ancak karşıma çıkan ve merak ettiğim vakaları takip ederdim. Babam da o vakalardan biri olduğunda gözümün ucuyla dahi bakmadığım programlara dönüşmüştü. Kendimi ne kadar hissizleştirmeye çalışırsam çalışayım, babam hep benim hassas noktamdı ve o zamanlar öldürüldüğü günle ilgili düşünmeyi bırakmak zorundaydım. Şimdi, tozlu bir rafa kaldırdığım o defteri yeniden açmıştım ve aklıma gelen her bir düşünce içimi sızlatıyordu. Babamı kaybetmiş olmak bambaşka bir yarayken artık onun yanına açılan başka bir yara vardı: Katili hâlâ dışarıda bir yerdeydi. Bu yüzden benzer ne varsa izliyordum. Olur da gözden kaçırdığım bir detay varsa diye tüm dikkatimi programa vermiştim. Medet umduğum şeylere bakıldığında halim içler acısıydı. Elim kolum bağlı oturmaktan, hiçbir şey yapamamaktan yorulmuştum çünkü bir şeyle meşgul olmadığımda düşünmeye başlıyordum ve... şu sıralar bu, pek de iyi bir fikir değildi. Televizyonun sesine karışan kapı ziliyle elime kumandayı alıp sesi biraz kıstım ve dinledim. Çalan benim kapım mıydı yoksa televizyondan gelen bir ses miydi? Ayırt edemeyecek kadar dalgın durumdaydım. Cihangir'in evinden çıktığım günden beri doğru dürüst konuşmamıştık. Buna müsaade etmemiştim. Aynı konuları tekrar tekrar konuşup acı çekmek bana hiçbir şey katmazdı. Böylesi de daha iyiydi. Ortak amacımız dolayısıyla konuşmak zorunda kalıyorduk ancak her gün konuşacağız diye de bir şey yoktu. Bir haber olursa bana söyleyeceğini dile getirmişti zaten. Aynı şekilde ben de öğrendiğim bir şey olursa ona söyleyecektim. Kapı zilini tekrardan duyduğumda bu kez ayaklandım ve kapıya doğru yürüdüm. Gelen Cihangir olamazdı herhalde. Çat kapı evime geleceğini zannetmiyordum, öncesinde arardı. Bu şekilde evime sadece Miraç ya da Rümeysa gelebilirdi. Onları görme düşüncesi içinde bulunduğum fırtınada bir an için saf bir mutluluk hissetmeme neden oldu ancak kapıyı açtığımda o mutluluk da fırtınanın içinde savrulup gitti. Çünkü gelen Miraç ya da Rümeysa değil, Akif'ti. Cihangir'le yaşadığım son yüzleşmenin ardından Akif'i görmek hiç olmadığı kadar zordu. Akif'in yaptıklarının ne kadar dehşet verici olduğunu içten içe hep biliyordum, bu yüzden unutmak için çok uğraşmıştım. Zaten hamile değildim diyerek karnıma savurduğu tekmeleri hafifleştirmiştim ben kafamda. O zamanlar kaldıramayacağım kadar ağır bir yüktü. Böyle düşünmek kolayıma gelmişti. Cihangir beni düşünmekten köşe bucak kaçtığım o gerçekle yüzleştirmişti ve sanki tüm bunlar üç yıl önce değil, bir gün önce olmuş kadar taze geliyordu. Bu kadar tazeyken Akif'i karşımda görmek çok ama çok zordu. Düşmemesi için zorladığım omuzlarımı geriye atarak karşısında dikildim. Akif'in koyu gözleri önce bana takıldı. Omzumun üzerinden evime doğru baktığında, "Müsait bir zamandır umarım," dedi. Cihangir'in burada benimle olup olmadığını kontrol ediyordu. "Müsaitim," dedikten sonra kaşlarımı kaldırdım. Açık açık niye geldiğini sormak istemiyordum. Bu yüzden gözlerimi yüzüne dikerek onun anlatması için bakışlarımla üstünde baskı oluşturdum. "Biraz konuşabilir miyiz?" Başını sağa eğip ekledi. "Abi kardeş olarak." Abi kardeş... Biz hiç abi kardeş olabilmiş miydik acaba? Annemin oğluydu, şüphesiz. Almak için çırpındığım sevgiye hep çabasız sahip olmasını izlemiştim ben. Annemle onun ilişkisine imrendiğim için kendimi kötü hissettiğim çok zaman olmuştu çünkü Akif'in babası yoktu. Bu yüzden annem ona iki katı daha sevgi vermek zorundaydı. Annem bana verdiği sevginin iki katını Akif'e vermiş olsa gıkım çıkmazdı ama öyle olmamıştı. Sıfırın iki katı da sıfırdı. Akif annemin oğluydu ama biz abi kardeş miydik, işte bundan hiç emin değildim. Abi kardeş olsak en savunmasız anımda bana saldırmaz, beni koruyup kollardı. "Söyleyeceğini çoktan söyledin sanıyordum." "Ama söylemedim." Akif dışarıya kısa bir nefes bıraktı. "Bak, o an olay tazeydi. Anlık sinirle konuştum." "Anlık sinirle," diyerek tekrarladım onu. Nedense gülesim gelmişti. "Sağlam…