17. ÜÇ YIL GECİKEN SORULAR
Yazar: Ayça

En son ne zaman düzgün bir uyku çektiğimi hatırlamıyordum. Günlerdir gözüm sürekli telefondaydı. Bir haber bekliyordum ve beklemek beni öldürüyordu. Beklerken hiçbir şey yapamıyordum. Hiçbir şey yapamadığım anlarda ise devamlı düşünüyordum. Cihangir'den hiç haber yoktu. En son beni eve bıraktığı gün onu görmüştüm. O gün, annemin yüzüme karşı saydırdıklarından sonra birkaç saniye kalakalmıştım. Annem ve abim gittiğinde hâlâ Cihangir'in elini tutuyordum. Tutmakla kalmamış, hissettiğim gerginlikten adamın elini öyle bir sıkmıştım ki fark edip elimi çektiğimde benim dahi parmak eklemlerim sızlamıştı. O an Cihangir'e en ufak bir şey söylersem ya da onun konuşmasına müsaade edersem kesinlikle ağlayacaktım. Duyduğum lafların ağırlığını sindirememiştim. Bu yüzden en akıllıca olanı yapmış, yanından resmen kaçıp giderek kendimi eve atmıştım. İnsanların önünde ağlamaktan nefret ederdim. Cihangir'in önünde gardımı bu kadar fazla düşürmek de yapmam gereken son şey bile değildi. Annemin sözlerinin ağırlığını hâlâ sindirememiştim. Beni aramıyordu, ben de onu aramaya cesaret edemiyordum. Neden kızdığını anlıyordum. Bir nevi hak da veriyordum aslında. Babamın ölümüne sebep olduğunu düşündüğü bir adamla ilgili hiç kimseyi görmek istemiyordu. Anlıyordum çünkü bir zamanlar ben de aynı fikirdeydim. Yine de babamın mezarına dahi gidemeyeceğimi söylemesi öyle ağırdı ki günlerdir babam rüyama giriyordu. Onu kaybettikten sonra rüyamda görebilmek için ağlayarak yalvardığım günleri hatırlıyordum. Şimdi ise her rüyama girdiğinde bu bir kâbusa dönüşüyordu. Beni içinde debelendiğim bir suçluluk batağına itiyordu ve ben artık çırpınmayı bırakmıştım. Suçlu hissediyordum çünkü babam kardeşlerimi bana emanet etmişti. Annenin köşeleri çok keskindir, her zaman anlamaz. Anlasa da bunu dile getiremez. Sen araya girip büyüklük yapacaksın. Bana bunları söyledikten iki hafta sonra ölmüştü. Bana neden bu kadar güvendiğini hiç anlamamıştım. Düşündüğü kadar güçlü değildim. Tüm bu yükün altından kalkamıyordum. Belki yıkılmamıştım ama bu kalkabildiğim anlamına da gelmezdi. Her şey birbirine girmişti. Hayatım bu denli karışmışken rutinlerime devam etmek için elimden geleni yapıyordum. İşe gitmek günün en çok beklediğim vakti olmuştu. Çalışmayı bundan öncesinde de severdim. Çalışarak düşüncelerimi bastırmak hep yaptığım şeydi ancak yalnız kalmayı, kendime vakit ayırmayı da ihmal etmezdim. Oysaki şimdi hiç yalnız kalmak istemiyordum ve istemediğim yalnızlık, yüzüme çarpılan bir kapı misali beni sarsmıştı. Annemle konuşmuyordum. Akif'le konuşmuyordum. Rümeysa ve Miraç'a kızmasınlar diye onları da arayamıyordum. Arada kalmalarını istemiyordum. Onlar beni aradığında ise hiç bu konulara girmiyordum. Zaten onlar da beni muhtemelen annemin ve Akif'in olmadığı ortamlarda arıyorlardı. Çalan telefonumun sesi beni düşüncelerimden çıkarırken bu sıralar sürekli elimde olan telefonumun ekranına bakmam ve Cihangir'in aradığını görmemle çağrıyı yanıtlamam yalnızca bir saniyemi aldı. "Alo?" dedim biraz fazla heyecanlı çıkan sesimle. Elimde değildi. Günlerdir ondan bir haber bekliyordum ve nihayet aramıştı. "Selam güzelim." Telefonumu kulağımdan çekerek ekrana tekrar bakma ihtiyacı hissettim. Evet, konuştuğum hâlâ Cihangir'di. Sesi oldukça net geliyordu. Sarhoş falan da değildi. Anlık bir şekilde afallarken telefonun diğer ucundan gelen seslerle birilerinin yanında olduğunu anladım. "Selam," dedim bozuntuya vermeden. "Ben şimdi çıkıyorum şirketten, sen ne yapıyorsun?" Yanındaki her kimse ona çaktırmamak için yalandan ne yaptığımı soruyordu. Gerçekten ne yaptığımla zerre ilgilenmediğini ben biliyordum. "Hiç." Cihangir çok ilginç bir şey söylemişim gibi mırıldandı. "Ben direkt olarak eve geçeceğim. Sen de bana gelir misin?" "Bir şey mi oldu?" Onaylarcasına mırıldandı. Ayrıntılı bilgi verememesini anlıyordum. İkimiz de çevremize karşı dikkatli olmak zorundaydık. Beni yalnız başınayken telefonla arayıp her ne anlatacaksa o zaman anlatmasını sadece anlayamıyordum ama sorgulamadım. Halit Bey de b…