14. KAZA
Yazar: Ayça

İnanamıyordum. İçinde bulunduğum karmaşayı özetleyecek tek kelime buydu. Tüm bu olanlara inanamıyordum. Yıllardır bir yalanı yaşıyorduk. Ben babama inanmıştım, Cihangir de kendi babasına inanmıştı. O gün tam olarak neler olduğunu asla öğrenememiştik. Bir şeyler eksik haliyle kalmıştı, tamamlamak için uğraşmamıştık. Eksikliği tamamlayacak güç ikimizde de yoktu. İçimdeki şüpheye kulak verdiğim takdirde kendimi sonunda nereye varacağımı kestiremediğim bir yolun içinde bulacaktım. Bu yüzden yapabileceğim en iyi şeyi yapmıştım. Olanları eksikliğiyle kabul etmiş, içimdeki şüpheyi de ince bir tabakanın altına saklamıştım. Şimdi o ince tabakanın altında gizlediğim ne varsa aldığım darbeyle kırılmış, gün yüzüne çıkmışlardı. Güçlü olmadığını en başından beri biliyordum. Senelerdir kalbimi insanlardan izole etmemin sebebi de bunun farkında olmamdı. Tüm dünyam başıma yıkılmıştı. Başından beri inandığım gerçek doğrulanmıştı ama kendimi rahatlamış gibi hissetmiyordum çünkü şimdi açığa çıkarmam gereken başka bir gerçek vardı. Açığa çıkarmamız gereken, demek daha doğruydu. Başından beri inandığı gerçek doğrulanan tek kişi değildim. Gözümün ucuyla direksiyonun başındaki Cihangir'e baktım. Halit Bey'in anlattıklarından sonra ikimiz de sarsılmıştık. Babalarımız birbirlerini öldürmemişti, ikisini de öldüren başka biriydi ve elini kolunu sallaya sallaya dışarıda geziyordu. Halit Bey'in de bu konuda bildikleri sınırlıydı. Bize anlattığı tek şey birinin onu bayıltıp silahını aldığı ve ayıldığında her şey için çok geç olduğuydu. Aklım almıyordu. Bir kâbusun içine tıkılıp kalmış gibi hissediyordum. Yaşadıklarım gerçek gelmiyordu. Şu anda Cihangir'in yanında, bu arabanın içinde oturan beden bana ait değildi sanki. Susan, düşünceleri içinde boğulan zihin bana ait değildi. Ben çok uzun zaman önce bir okyanusun dibine atılmıştım. Çığlıklarım suyun altındaydı. Uçsuz bucaksız bir belirsizlik denizinin içinde savruluyordum ve birdenbire kafam suyun üstüne çıkarılmıştı. Şimdi aldığım nefes dahi canımı acıtıyordu. Kendimi yeniden o suyun içine bıraktım. Canımı acıtıyordu, benim için iyi değildi ama en azından tanıdıktı. Eskisi kadar derine batmasam da içinde bulunduğum kadarı metanetimi korumam için bana yeterdi. Kısa bir nefes aldım. Kesin bir sessizlik, son on dakikadır aramızdaki havada asılıydı ve uzadıkça zihnimin içindeki karmaşık yol dallanıp budaklanıyordu. Keşke o kesin sessizlik son üç senedir de aramızda olsaydı. Birbirimizi gördüğümüzde konuşmasaydık mesela. Birbirimizi kışkırtmasaydık. Ondan intikam alma isteğiyle yanıp tutuşmasaydım. Ofisine gitmeseydim... Beni öpmesine izin vermemeliydim. Yalnızca bugün için değil, aslında ilk seferinde ona hiç izin vermemeliydim. Birbirimizin gözlerine bakıp soluklandığımız, ikimizin de bir şey söyleme ihtiyacı duymadığı o saniyeler Cihangir'in, "Seni öpebilir miyim?" sorusuyla bozulduğunda ona başımla onay vermemeliydim. Hiç sevgili olmamalıydık. Hiç tanışmamalıydık. O zaman bugün geldiğimiz noktaya gelmezdik. İkimizin de babası hayatta olurdu ve biz birbirimizden habersiz, mutlu mesut bir şekilde hayatımıza devam ederdik. Her şey bizim tanışmamızla başlamıştı ve ben ne kadar geri almak istesem de geçmişi değiştiremezdim. Her şey yaşanmıştı. Biz tanışmıştık. Sevgili olmuştuk. Onun beni öpmesine izin vermiştim. Önümde diz çöküp evlenme teklifi ettiğinde evet demiştim. İkimizin de babası ölmüştü. Şimdi düşününce çok ilginç geliyordu. Tüm yaşadıklarımız, bizi şu ana getiren bir basamaktı. Babam öldüğünde bir şeyler eksik ve yanlış gibi hissetmiştim. Kurcaladıkça bunu hâlâ hissettiğimi fark ediyordum ancak cevaplarını alamadığım sorular beni, her şeyi eksiğiyle ve yanlışıyla kabul etmeye mecbur bırakmıştı. Aksi takdirde hayatıma devam edemezdim. Etmek zorunda kalmıştım. O zamanlar kurcalasaydım bu cevaplara daha erken ulaşır mıydım? Feride Hanım'ın söyledikleri içimdeki bastırılmış şüphe tohumunu besleyen yağmur gibiydi. Yağmur tek başında bir çiçeğin açması için yeterli değildi. Yeniden o şüpheyi bastırabilirdim…