9. GÜZELDİN, OLAĞANÜSTÜ DERECEDE
Yazar: Ayça

Aklımı esir alan adamı düşünmemek için birkaç gündür kendimi tamamen işe vermiş durumdaydım. Aslında birkaç gün demek yanlış olurdu. Son birkaç yıldır kendimi işe vermiş durumdaydım. Düşünmemi engelliyordu. Babamın vefatından sonra bir süre antidepresanlarla yoluma devam etmiştim. Bana kalsa aylarca antidepresan kullanmak yerine kendimi tamamen işe odaklayıp hayatıma devam etmeye çalışırdım ancak iş bulamamıştım. Kimse milletvekili Fikret Arsan'ın katilinin kızını işe almak istememişti. Aile olarak kara listeye alınmıştık. Aylarca süren bu işsizlik dolayısıyla çocukluğumun geçtiği evi satışa çıkarmak, verdiğim en zor kararlardan biriydi. Bu yüzden çalıştığım şirkete ve patronuma olan minnetim hiç bitmeyecekti. Ben babamın kalbini bilsem de onlar bilmiyordu. Medyanın da babamı nasıl yansıttığı ortadaydı. Buna rağmen bana güvenip beni işe almıştı ve ben de minnetimden hep çok çalışkan olmuştum ancak son birkaç gündür kendimi bile şaşırtacak kadar çok çalışıyordum. Utanmasam gece burada yatacaktım. Fazla mesai yapıyor, binadan en son ben çıkıyor, şirket yoğun olsa dahi yeni işler alıyor ve hepsiyle kendim ilgileniyordum. Benim işim düzenlediğimiz organizasyonların bütçesiyle ilgilenmeyi içeriyordu ama bununla yetinmeyip arkadaşlarımın da elinden iş alıyordum. Onları yorgun gördüğümde benim halledebileceğimi söylüyordum. Özellikle şirketin taze çifti İrem ve Erkan'ın ellerindeki işleri alıyordum. Beraber daha çok vakit geçirmeye hayır diyemeyecekleri için her seferinde bir ton teşekkür ediyorlar, bana bir ara yemek ısmarlama sözü verip cilveleşmelerine devam ediyorlardı. Yemek ısmarlamalarına ihtiyacım yoktu. Hiçbir şey teklif etmeseler dahi işlerini ellerinden almayı teklif edecektim. Çünkü ihtiyacım olan şey düşünmemekti. O koyu yeşilleri ve beni Uğurtan'ın evinde gördüğünde gözlerine yerleşen bakışı düşünmemeliydim. Yanından geçerken yüzündeki ifadeyi, peşimden gelişini, zarar gördüğümü düşünerek endişelenmesini, ben taksiyle uzaklaşırken olduğu yerde dikilip beni izleyişini... Kalemi elimden bırakıp gözlerimi sıkıca yumdum. Kahretsin. Bunca yoğunluğumun arasında bile aklımdan çıkmıyordu. Arkama yaslanarak ellerimi karnımın üzerinde birleştirdim ve düşüncelerimi toparlamak için kendime birkaç saniye tanıdım. Uğurtan'ın babası Ertan Çanakçı'yla ilgili internette bulduğum ne varsa okumuştum. Gerçekten de Aksaray'daki fabrikanın başındaki sorumluydu. Facebook hesabında eşi ve çocuklarıyla birçok fotoğrafı vardı. Fotoğrafların hiçbirinde Uğurtan yoktu. Ertan Çanakçı'nın evlilik dışı çocuğu olduğu düşünülürse adamın onu gizlemiş olması normaldi. Uğurtan'ın anlattıkları doğru olabilirdi ancak çok iyi bir yalancı da olabilirdi. Ona güvenecek kadar aklımı yitirmemiştim. Odamın kapısının tıklatılmasıyla yerimde doğrulurken, "Gir!" dedim. İbrahim kafasını kapıdan uzatıp bana baktı. "Hüma, ne yapıyorsun?" "Uğraşıyorum," diye mırıldandım. İbrahim içeriye girip masamın önündeki koltuklardan birine yerleşti. "Kolay gelsin diyeceğim ama... Bunu biraz da sen istedin sanki?" diye sordu gülümseyerek. Haklı olduğu için hiçbir itirazım yoktu. Yalnızca başımı salladım. "Bir şey mi oldu?" "Patronun yanından geliyorum. Şu sıralar biraz yoğunuz, biliyorsun. Ve aldığın işler için de hepimiz sana minnettarız." Konuşmadan önce duraksadı. "Ama parça parça bölünerek çalışmanın süreci yavaşlattığını fark ettik. Bu yüzden de bir karar aldık." Başımı sallayarak devam etmesini belirtirken, İbrahim rahat bir tavırla arkasına yaslandı. "Her organizasyonla yalnızca bir kişi ilgilenirse süreç çok daha hızlı ilerler. Biz de müşterilerimize vaat ettiğimiz sürede onların özel günlerini gerçekleştirebiliriz. Hepimiz zaten bir organizasyon nasıl düzenlenir biliyoruz, burası küçük bir yer. Zaman zaman birbirimizin işini yapmışlığımız çok. İhtiyacımız olduğu sürece tabii ki birbirimizin danışmanlığına başvurabiliriz ama... Bunun altından kalkacağımızı düşünüyorum." "Mantıklı," dedim kafamı sallayarak. Bir iş üstünde çalışan insan sayısı arttıkça süre gerçekten uzuyordu…