Aile
Yazar: Nisanur Tamer

Kaçıncı gündü bu bilmiyordu. On gün mü olmuştu? Bir ay? İnsan acı içerisindeyken sayamıyordu günleri. Başlarda o kadar taze oluyordu ki her şey bir günün diğerinden farkı kalmıyordu. Mezar taşına dokundu yeniden. Jack Lee yazısının kabartmasında dolandı parmakları belki on gün belki bir ay önce olduğu gibi. Gözlerinde yaş kalmadığını düşünüyordu artık. Ağlamayı unutmamıştı. Onun hissini hala alabiliyordu ancak gözü o damlaları akıtmayı reddediyordu. Getirdiği çiçeklere baktı. Daha yeni gelmişti ama sanki onlarda solmuş gibiydi. Aynı kendi gibi. Başını toprağa yasladığında cebinde telefonu titremeye başladı. Kim olduğunu merak ettiğinden zor da olsa kaldırdı kolunu. Telefonu çıkardığında ekranda Kristin’in adını gördü. “Julianne. Neredesin? Eve geldim ama yoksun.” “Jack’in yanındayım.” “Julie. Gelmemi ister misin? Alayım mı seni?” “Hayır. Biz biraz daha vakit geçireceğiz. Onu özledim. O da beni özlemiş.” Kristin’in nefes alışını duyabiliyordu. Bir şey demeden kapadı telefonu. Onun da ne demek istediğini bilmediğinden emindi. Birkaç saat olduğunu düşündüğü zaman dilimi kadar durdu orada. Okul yıllarını anlattı ona sanki hiç anlatmamış gibi ve Emmy’den bahsetti belki yüzüncü kez. Hava karardığında toprağın kokusunu içine çekti nefesi bitene kadar. Jack’in kendine has okyanus kokusunu duymayı bekliyordu her seferinde ama gitgide kayboluyordu umudu. “Yine geleceğim sevgilim. Seni seviyorum.” Kan ter içinde kalktı rüyasından. Bir kâbus değildi bu. Yaşadığı anı gördüğü onlarca rüyasından biriydi yalnızca. Yatağında doğrulup tam karşısındaki aynaya baktı. Kısa saçları terden alnına yapışmıştı ve göz altlarında ince bir mor halka vardı. İyi uyuduğunu düşündüğü her an aslında daha kötü bir uyku yaşıyordu. Aylardır ilk kez işe gitmek değil de evde yatmak istiyordu. O genç kızın yine geleceğini biliyordu çünkü dün yarın tekrar gel dediğinde aydınlanan yüzünü görmüştü. Sarılmaya ihtiyacı olan umudu vermişti ona Julianne. Mutfağa gittiğinde gözü Jo’yu aradı. O yaşlı köpeği sandığından daha fazla seviyordu. Küçükken yumuşacık olan tüyleri artık sertleşmiş, ışıl ışıl olan bakışları da matlaşmıştı. Var olan zamanını en iyi şekilde geçirmesine yardımcı oluyordu Julianne yalnızca. Kendine hızlıca bir kahve koyarken doğum gününde gelen çiçekleri anımsadı. Kimin lilyum göndereceğini tahmin etmek zordu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Her kötü gelişmeyi bir anda zihnine yüklemekten fazlasıyla yorulmuştu. “Jo? Neredesin oğlum?” Kahvesini bardağa doldurup çıktı mutfaktan. Salona doğru giderken birkaç kez daha seslendi. Hiçbir hareketliliğin olmamasını doğal karşılamak istedi yalnızca bir anlığına ama salonun ortasında gördüğü siyah beden önce elindeki bardağın yere düşüp parçalanmasına, ardından vücuduna dolan sert bir şok darbesine neden olmuştu. “Jo?” Sesinin titreyişini uzaktan duyuyor gibiydi. Kendi sesi bile yabancı geliyordu bazı anlarda ona ve bu da o anlardan bir diğeriydi. Jo’nun bedeninin yanına eğildiğinde koyu renk gözlerinden akan yaşı görünce bir elini kalbine götürdü. Evin etrafındaki pati sesleri, o üzgünken kucağına yatıp bir insan misali gülüşleri zihnine anında bir bir yerleşirken koşarak odasına gitti. Üzerine en saçma kombinini geçirmeyi umursamayıp cüzdan, telefon ve araba anahtarını alarak Jo’nun yanına gitti. “İyileşeceksin oğlum. İyileşeceksin.” Jo’yu arabanın arka koltuğuna koyduktan sonra şoför koltuğuna geçti. Senelerdir kontrollerini yaptırdığı veterinerin yolunu tutarken içinden neye inanıyorsa onu söyledi. Jo’nun bunları anlama imkânı yoktu ama hepsinin sonu onun iyi olmasına dayanıyordu. Arada arkaya dönerek bakıyordu ona, gülümsüyordu ve istemsizce, “Korkma oğlum.” Diyordu. Neredeyse veterineri kaçıracakken durdurdu arabayı Julianne. İndikten hemen sonra kapıda gördüğü arkadaşı ve aynı zamanda Jo’nun doktoruna seslendi. Max yıllar öncesinde onların tanışmasına ve Jack’le onun buluşmasına vesile olan kişiydi. “Max! Yardım et!” Max, Jo’yu arabadan aldıktan sonra ilk odaya girdiğinde Julianne kendini oradaki kol…