Geçmişin İzleri
Yazar: Nisanur Tamer

Titreyen ellerindeki çiçeklere bakarken nefesinin göğsünü sıkıştırdığını hissediyordu. Sanki biri kalbini avuçları arasına almıştı ve her saniye daha kuvvetli sıkıyordu. Julianne bunun bir kriz eşiği olduğundan emindi. Jack’in cenazesinden sonra başlamıştı her şey. Panik olduğunda o seviyeden sonra neler olabileceğini biliyordu. Hayal meyal hatırlıyordu Kristin’in ellerinin nazikçe sırtını okşamasını, Chris’in sürekli iyi olup olmadığını sormasını ve Mary’nin abisini kaybetmiş olmasına rağmen onun yanında olmayı seçişini. O hayale ait olmayan tek gerçekse andaki acısıydı. Kaybetmenin suratına attığı gerçeklik tokadıydı. Gözlerini kapatıp saymaya başladı ama her seferinde başa dönüyordu. Sürekli bu olacaksa nasıl iyileşecekti? Toprağı avuçlarının arasına alıp sımsıkı tuttu. Tırnaklarının arasına dolan o parçacıklar umurunda bile değildi. Buraya 2 yıl içerisinde kaçıncı gelişi olduğunu saymayı bırakmıştı. Çünkü ne zaman saysa her seferinde arttığını öğrenmişti artık. Başını eğip toprağa yasladı. Gözlerini kapatıp akan gözyaşlarının toprağı ıslatmasına izin verdi. Jack ne zaman ağlasa baş parmağıyla nazikçe silerdi yaşlarını ama şimdi toprağın altındayken bu imkansızdı. Julianne orada olduğunu bilmesini istiyordu. Jo yanına gelince şişmiş gözlerini ona çevirdi. Sahibini kaybettiğini anlamıştı. Onun da koyu renk gözlerinde parıldayan yaşlar vardı ve kim götürmek istiyorsa ona engel olarak ısırmaya çalışıyordu. Julianne’nin onu anladığını biliyordu Jo. “Gel oğlum...” Birlikte toprağa koymuşlardı başlarını şimdi. İnsanlar yavaş yavaş terk ediyordu mezarlığı ama ailesi terk etmeye istekli değildi. Rhys’in gözlerinde hiçbir yaşam belirtisi yok gibiydi. Ne üzgündü ne de yaşamaya devam ediyordu sanki. Takım elbisesinin içerisinde oğluna olan saygısından mı yoksa işindeki saygınlığından mı öyle giyindiğini düşündü bir anlığına Julianne. Kristin yanına eğildiğinde ona dayadı yorgun bedenini. Sanki tüm dünyanın acılarını sırtlanmıştı da oturacak hali bile yoktu. “Hadi Julie. Biraz dinlenmen gerekiyor.” “Gidemem.” Chris boşta kalan kolunun altına koydu elini. Kristinle beraber kaldırdılar Julianne’i. Mary de son kez baktı abisinden geride kalanlara. Bir toprak parçası ilk defa bu kadar anlam kazanmıştı hayatında. Bir çiçeğin büyüdüğü yerde farklı hayatın bittiğini görmek yaşamın tanımını yapıyordu aslında. “Nolur bu bir rüya olsun. Dayanamıyorum...Dayanamıyorum...” O andan sonrası karanlıktı. Bilinci gitmişti ve acıyla donanmış bedeni arkadaşının kolları arasına yığılmıştı. Kapısı çaldığında ayağa kalkmak sandığından da zor olmuştu. Yalnızca elleri değil bütün bedenini bir titreşim dalgası almış gibiydi. Çiçeği görüp içeri girdiği an aklına direkt Kristin’i aramak gelmişti. Yalnızca gel demesi yetmişti arkadaşına ve o da en kısa sürede geleceğini ileterek gerçekten olabilecek en kısa sürede yetişmişti. “Julie? Orada mısın?!” Sesindeki endişeyi duyabiliyordu Julianne. Kendini zorlayıp kolu indirdiğinde Kristin’in bakışlarındaki değişimi anında görmüştü. Endişeden korkuya dönen bakışlarından ne halde olduğunu düşündü. Aynaya bakacak gücü bulamamıştı kendinde. “Ne oluyor? Bu halin ne?” “Kristin...” Kristin o ana kadar elindeki çiçekleri görmemişti ama bakışları oraya gittiğinde şaşkınlıkla açılmıştı ağzı. O yaşananlardan sonra kimse bir daha lilyum çiçeğinin adını dahi geçirmemişken yollayanın kim olduğunu düşünüyordu ikisi de. Kristin arkadaşının koluna girerek onu salona doğru yönlendirip koltuğa oturttu. “Nereden çıktı bu?” “Bilmiyorum. Geldiğimde kapıdaydı.” “Ne yazıyor?” “İyi ki doğdun?” “Kim göndermiş olabilir ki?” “Hiçbir fikrim yok.” “Bu şey içime kötü bir kurt düşürdü.” Julianne çiçekteki bakışlarını arkadaşına çevirdi. Onun da içerisine düşen bu inatçı kurdun ortak bir fikirden mi kaynaklandığını merak ediyordu. Kristin yeni boyadığı saçlarını at kuyruğu yaparken bir yandan da odanın içerisinde turluyordu. Bu da onun kendi stres yönetimini yapma şekliydi. Dışarıdaki herkese normal bir olay gibi görünebilirdi bu ancak Emmy’nin ölümün…