İz
Yazar: Nisanur Tamer

2017 Günlerin karanlık olabileceğine ve acıyı içine bir sünger misali hapsedebileceğine inanır mısınız? Bazı günler karanlık olabilir. Havasıyla, mevsimiyle ve en önemlisi de hissettirdikleriyle. 8 sene öncesinin Eylül’ü de tam olarak böyleydi. Sonbahara yakışan atmosferin içerisinde, sararmış yaprakların arasından yürüyordu evine. Hafif esen rüzgâr, temiz kokan bir hava ve içine sığdıramadığı mutlulukla beraber yapıyordu bunu. En yakın arkadaşını aramış, onlara gelmesini ve harika haberlerinin olduğunu söylemişti. Kutlama yapacaklardı. Aralarında çocukluktan kalan nadir şeylerden biriydi bu. Kim hayatında istediği şeyi elde ederse iki kişilik kadroları bir yer belirler ve orada teşekkürlerle dolu bir kutlama yapılırdı. Bugün de öyle bir gündü. Diğerlerinden ayıran tek kısmı bunun ailesini kaybettiği yıldan beri yapacağı ilk kutlama olmasıydı. Acısı yaşamını örtüyordu uzun zamandır. Hayat ne zaman fırsat verse acısı tokat etkisiyle ona hak etmiyor hissi veriyor ve yaşattığı yenilgiyi olması gereken buymuş gibi kabullendiriyordu. Böyle sinsi bir yılandı işte acı. Elindeki beyaz lilyum buketine baktı. En sevdiği çiçekti lilyum. Annesinin sevdiği gibi. Bu düşünceleri aklından uzaklaştırdığında kapıya geldiğini fark etti. Aralık olduğunu görünce çevreye bakındı. Emmy kapıyı açık bırakmazdı, dikkatliydi. “Em? Orada mısın?” İçeriden ses gelmeyince yavaşça itti kapıyı. Hafif gıcırtıyla açılan kapı aralığından içeri baktı ama görünürde kimse yoktu. Çiçekleri istemsizce daha sıkı tutuyordu şimdi. Ona güç vereceklermiş gibi hissediyordu bunu asla yapmıyor olsalar da. “Emmy komik değil. Hadi neredeysen çık!” Emmy’nin onun bu ses tonuna kayıtsız kalamayacağını biliyordu. Salona ilerledi temkinli adımlarla. Ev sanki ruhu çekilmiş ve en son misafirlerini yıllar önce ağırlamış gibi sessizdi. Sol tarafta kalan salon kapısını ittiğinde nefesini tuttu. “E-em?” Arkadaşı kırmızı bir gölün içerisinde yüz üstü yerde yatıyordu. Bu bir kutlama şakası olmalıydı. Sonra ona kızacak ve daha kötüsünü akıllanması için ona yapacaktı. Arkadaşının yanına koştu. Elindeki lilyumlar birer birer saçılırken her biri kan kırmızısına bulanmıştı. “Emmy? Emmy ne oldu!” Ona cevap veremeyeceğini biliyordu ama inkâr etmek farkına varmaktan daha kolaydı. Hareket ettirmek istemiyordu ama yüzünü görmeye ve şaka yaptığını söylemesine ihtiyacı vardı. Emmy’i kendine çevirdiğinde açık olan gözleriyle karşılaşınca geri geri gitti, elleri taşımayınca düştü. Korkudan açılmış ve ölümün geldiğini anlamış gözlerdi bunlar. En son katilini görmüşlerdi ve hayatı öylece son bulmuştu. 1 sene önce aynı evin sınırlarında ailesini kaybetmişti ve o enkazının üstüne bir yıkım daha gelmişti şimdi. “Emmy! Hiç komik değil. Emmy kalk!” Göğsünden çekilen nefesi ona panik atağın eşiğinde olduğunu gösteriyordu. Nefesini toparlamaya çalışıp yanına düşen çantasına uzandı. İçindeki telefonu bulmak bir asır gibi gelmişti. Ambulansı arayıp adresi tarif ettikten sonra yeniden arkadaşına döndü. Gözyaşları çoktan yanaklarında ince çizgiler halinde yol oluşturmuş, üstündeki beyaz bluzu ıslatmıştı. “Sende gidemezsin Em. Beni bu dünyada bir başıma bırakamazsın lütfen uyan.” Çocukluğunun gözleri önünde bu halde olmasını kabullenemiyordu. Kolundaki beyaz güvercin dövmesine baktı. Üzeri kanla kaplanmıştı. Emmy’nin bu dövmeyi yaptırdığı gün geldi aklına. Koşarak yanına gelmiş ve bir çırpıda bu beyaz güvercinin anlamını anlatmıştı. Ailesinin soyunun zarif oluşunu gösteren bir simge olarak bahsetmişti ondan. Annesi ve babası 16.yaş doğum gününde yaptırmasına izin verdiklerinde yaşadığı sevinci anımsadı, attığı kahkaha hala zihninin bir köşesinde yankılanıyordu. Arkadaşının soğuyan elini avuçlarının arasına alarak sıcak nefesini üfledi. Onu yaşatmaya yetmeyecek nefesiyle soğuyan ellerini ısıtmak istedi. Keşke tek bir nefes veda edilemeyen insanları yaşatmaya yetseydi. Gözlerini kapatıp bedenini koltuğa yasladı. Bunun bir rüya olmasını dileyerek geçirdi zamanını. Gitgide kendi üşüyen avuçlarını umursamadı. Ne de olsa…