Bölüm-2: Kırık Kalp.
Yazar: Yıldızların altında.

Elçin Vural. Kemiklerim sızlıyordu. Nefes almak bile göğsümde kırılan cam parçaları gibiydi. Soğuk zeminde kendi kanımın içine bakıyordum. Ve her damlada abimin gözleri vardı. Donuk… boş… sanki beni çoktan bırakmış gibi. Arkadan sesler geliyordu. Bağırışlar… öfke… ama hepsi uzaktan bir yankı gibi. Bedenim artık tepki vermiyordu. Sanki ben değil, geriye sadece acı kalmıştı. Ve tek bir soru dönüyordu zihnimde: Eğer o gün gitmeseydik… şimdi hâlâ birlikte olur muyduk? Tiz bir öksürük çıktı ağzımdan. Ruhum bedenimi terk etmek istiyordu lakin bunu yapamıyordu. Nasıl ben burada kapana kısıldıysam o da orada kapana kısılmıştı. Zemindeki kan artıyordu… Yavaş yavaş artıyor ve her yerimi kaplıyordu. Saçımın güçlü bir tutuşla çekildiğini hissettiğimde acı yoktu. Midem bulandı. Gördüğüm yüzle midem bulandı. Belki saatlerdir soğuk zemindeki kanıma bakıyordum ama buna rağmen bulanmayan midem, gördüğüm bu yüzle bulanmıştı. “Seni evlat edindiğim güne lanet ediyorum.” dedi sert bir sesle, saçımı çekerek. Kahverengi gözlerinden gözlerimi çekmedim. Bir kadının, başka bir kadına yapabileceği en kötü şeyleri yapan kadının gözlerine bakmaya devam ettim. “Evlat edinmeseydin o zaman.” dedim kısık bir sesle. O kadar fazla vurmuşlardı ki bana, sesim dahi düzgün çıkmıyordu. Ve şu an yüzüne baktığım kadın sadece izlemekle, gülmekle yetinmişti. “Ama kızım, ben konuş demeden sana konuşmak yok demedim mi?” deyip saçlarımı daha çok çekti. “Unuttun mu?” diye sordu alayla gülerek. Unutmamıştım. Unutamayacaktım. Bana yaptıklarını, abimi gözümün önünde öldürenlerin yüzünü unutmayacaktım. “Cevap ver!” diye bağırdı. İster istemez yüzüm ekşidi. Bağırmasından değil, sesinden yüzüm ekşimişti. “Unutmadım.” dedim yavaşça gülerek. İşte nefret ettiği şey buydu. Her şeye rağmen gülmem, ona karşı direncimi ve ondan korkmadığımı gösteriyordu. Sinirle yüzüme bir tokat attı ve saçlarımdan tutup tekrar ona bakmamı sağladı. Bedenim hiçbir şey hissetmiyordu. Yaptıkları onca şeyden sonra hissizleşmişti sanki vücudum. “Şimdi odana gideceksin.” dedi. Yüzüme tüküre tüküre konuşuyordu. İğrendim. Kanımdan değil, ondan iğrenmiştim. “Eğer gitmezsen seni zorla odana ben sokarım. Ve nasıl sokacağımı biliyorsun.” Bu sefer o gülümsemişti. Saçlarımı bıraktı. Sanki dokunduğu şey iğrençmiş gibi bıraktı saçlarımı. Bedenim öne doğru düştü. Beni dik tutan şey onun saçlarımı çekmesiydi, şimdi ise yine düşmüştüm. Böyle olmuştu işte. Abimin donuk bakışlarını gördüğüm anda düşmüştüm. Belki şimdi kalkabilecek bir bedene sahiptim ama ruhum bir daha kalkamayacaktı… Yavaşça kendimi zorlayarak kalktım. Abimin beni korumak için yaptığı şeyi yaptım. Her şeye rağmen kalkıp dik bir şekilde odama doğru yürüdüm. Odaya girdiğimde beni iki tane eskimiş demir yatak ve bir tane demir dolap karşıladı. Saatlerdir akmayan gözyaşım o an aktı. Abimin yattığı demir yatağa baktım. Duvar tarafındaydı yatağı. Kapıya yakın olan yerdeydi. Neden bu yatağı seçtiğini anlamıştım. Onu benden aldıklarında anlamıştım. Benden önce ona zarar gelsin diye seçmişti bu yatağı. Gözyaşlarım akmaya devam etti. Yavaş adımlarla abimin yatağına gidip oturdum. Aldığım nefes battı. Cam parçası gibi değil… Keskin bir bıçak gibi battı. Bedenimi bıraktım. Daha doğrusu ben değil, bedenim beni bıraktı. Dayanamamıştı yaşadığım acılara. Eziyetlere dayanamamıştı. “Kaç yaşındayız biz Elçin?” diye sordu kafamın içindeki o ses. Abim öldüğünden beri benimle olan o ses. “10 yaşındayız.” dedim titrek bir sesle. Kafamın içindeki ses kısık bir kahkaha attı. “26 yaşındayız Elçin. Kendi yaşını mı unuttun?” dedi gülerken. “Unutmadım.” dedim nefesimi vererek. “O zaman neden yanlış söyledin?” diye sordu. Bu sefer sakin bir sesle sormuştu. “Abimin donuk gözlerini gördükten sonra büyümeye başladım ben.” dedim ve titrek bir nefes verdim. Gözyaşım yastığa akmaya başladı… Ses sustu. Verebilecek bir cevabı yoktu bu cevabıma… Annem ve babam trafik kazasında öldüğünde elimi tutup karşımda dimdik duran, kendi acısını bir tarafa atıp benim acımı önemseyen abimdi. Her şeye rağm…