İSKELET ÇİÇEĞİ
Yazar: Gizem Akmaz

Şarkılar; Sertap Erener, İncelikler Ayna, Arkadaş İSKELET ÇİÇEĞİ Bir kış gecesinde başlayan acı, her mevsim katlanarak artar. Her acı güçlendirerek intikam hırsını ani bir volkanik patlama misali alevlendirir. İyi kalpler, kötülüğü kalbi katran karasına dönmüş dünyadan öğrenir. Ve her iyiliğin içinde mutlak bir kötülük vardır. Mühim olan ne kadar kötü olduğun değil; kime kötü olduğundur. Masum yürekleri kötüyle kavrulan çocukların kötülükle harmanlanan ateşi; her zaman zalimleri yakar. 14 Mart 2011 Manolya Yetiştirme Yurdu Dört küçük çocuk. Dört tane hayat. Bakışlarını yetiştirme yurdunun kapılarına diken dört çocuk, yağmurun altında elleri birbirine sımsıkı kenetli bir şekilde bekliyorlardı. Yağmur durmaksızın yağıyor, koca şehri sular altında bırakıyordu. Her yer dört küçük çocuğun çaresizliğine karşın büyük bir tepki vermek istercesin ıpıslaktı. Onlar ise yağan yağmura aldırmadan öylece duruyorlardı büyük kapının önünde. Sokaklarda mı yoksa burada mı kalmaları gerektiğini kafalarında biçip tartıyorlardı. Hepsinin gözlerinde bir sürü duygu vardı, fakat ortak olan tek duydu korkuydu. Bilinmezliğin verdiği bu korku onların kararlılığını kırıyordu. Lizge ellerini sımsıkı tutan Rüzgar'a çevirdi korku dolu bakışlarını. Rüzgar bakışlarına karşılık verdiğinde gözlerinde ki korku bulutu bir anda yok olmuştu. Bal gözlü çocuğa güvendiği kadar hiç bir şeye güvenmiyordu bu hayatta. Rüzgar ise bakışlarından bunu anladığı anda omuzlarını dimdik tutma hissiyatıyla doldu. Yanında duran Lizge için, canından çok sevdiği iki kardeşi Hazal ve Barış için dimdik duracaktı. Lizge'yi ve iki kardeşini kimselere ezdirmek istemiyordu. Bakışlarla anlaşan bu dört çocuk yavaş ve korkulu adımlarla yetiştirme yurdunun kapısından girdiler. Yağan yağmur yüzünden ıslak olan bahçeye baktılar, sonra ise üzerlerinde ki eskimiş kıyafetlere ve ayakkabılarına. Dört küçük çocuk, sokaklarda tanışıp bu günlere kadar sağlam gelmeyi başarmışlardı ancak tehlike onlar için git gide artmaktaydı. Lizge, yeşil kocaman harelerini, önce Rüzgar'a daha sonra ise Barış ve Hazal'a çevirmişti. Ölmek üzereyken onu bulan Rüzgar'a karşı paha biçilmez bir sevgisi ve güveni vardı. "Burada her ne olursa olsun, ayrılmayacağımıza, bir iskelet gibi sağlam bir şekilde birbirimize kenetleneceğimize söz veriyor musunuz?" Rüzgar'ın kendinden emin çıkan sesiyle hepsi ellerini birbirine kenetledi. "Söz veriyoruz!" "İskelet çiçekleri adına!" Bu ses elbette ki Lizge'den başkasına ait değildi. Çiçeklere özellikle de iskelet çiçeğine olan hayranlığını hepsi biliyordu. Hatta ilk kez böyle bir çiçekten haberdar olan Barış, uzun bir süre öyle bir çiçeğin olmadığını inatla Lizge'ye anlatmaya çalışmıştı. Fakat Lizge ne yapıp edip Barış'ı, iskelet çiçeğinin varlığına inandırmıştı. Demişti ki; "iskelet çiçekleri, yağmurda şeffaflaşırmış. Aynı bize benzemiyor mu Barış? Hatırlasana kötü adamlardan kaçarken yağmur yağınca bizi bulamamışlardı. Ve onlardan kurtulmuştuk." O günden beri hepsi Lizge'ye hak vermiş, iskelet çiçeği olmaya karar vermişlerdi. İskelet çiçeğini sadece iskelet çiçeği bulabilir diyerek, birbirlerini ne olursa olsun daima bulacaklarına dair söz vermişlerdi. Küçücük kalpleri birbirlerine olan inançla ve güvenle çarpıyordu. Kendilerinden başka kimseye güvenmiyor, asla inanmıyorlardı. Dört çocuk o kadar acı çekmişti ki artık acılarının son bulmasını istiyorlardı. Birde sıcak bir yuva. Bir yuvanın sıcaklığı nerede nasıl olur bilmiyorlardı. Onlara göre yuva aile demekti. Anne, baba ve kardeşlerden oluşsan bir aile. Yıllar geçecekti ve aile kavramının kan bağı ile alakalı olmadığını anlayıp birbirlerine sımsıkı kenetleneceklerdi. Katran karası kalplerin esiri olmadan önce, belki de her şeyin mükemmel olacağı küçük bir dünya için mücadele vereceklerdi. Kötülüğün en karanlık yüzü onları bulduğunda ise o kötülüğü yok etmek için mücadele vereceklerdi. Bir kötülük, yıkılan kalpler, kötülüğün iyilikten zorla çaldığı onlarca hatıra ve sıcak bir yuva. Yetimhane onlara yuva olmak yerine, o dört çocuğu bir…