İSKELE ÇIKMAZI - PROLOG
Yazar: Berrak & Berfin ERDOĞAN

"İnsan bazen en güzel yolunu bir çıkmazda bulur.” Kıyı Lokantası'nın ışıkları söndüğünde, İskele Çıkmazı derin bir sessizliğe gömülürdü. Balıkçı Ragıp eve dönerken pencereden süzülen son ışığın kaybolduğunu görür, "Cihan da kapattı," derdi. Kahveci Nazif kepengini indirirken denize bakan masaya son kez göz atar, o tanıdık gölgeyi yerinde görünce anahtarı cebine koyup giderdi. Mahalle için gün biterdi; Cihan içinse dünya tam o anda susardı. Müşteriler gittikten sonra lokantada sadece denizin sesi kalırdı. Cihan mutfağı toplar, ocağı söndürür, ıslak bir bezle ahşap masaları hızlıca silerdi. Sonra pencereyi sonuna kadar açar, eski radyonun düğmesini çevirirdi. Hangi türkü denk gelirse değiştirmeden dinlerdi; bazı geceler insanı en iyi tanımadığı şarkılar anlardı. Tezgaha yaslanıp derin bir nefes aldığında mutfağın kokusu değişirdi. Günün balık ve limon kokusu, açık pencereden giren iyot ve deniz tuzuyla karışır, ahşaba sinmiş o eski çam kokusunu uyandırırdı. Cihan’ın gecesi asıl şimdi başlardı. Dolabın üst rafından kalın camlı rakı bardağını aldı. Bu bardak yıllardır sadece onundu. Rakıyı doldururken çıkan o ince ses, lokantanın sessizliğinde saat tik takı gibi duyuldu. Üzerine suyunu ekledi, beyazlayan sıvıyı birkaç saniye seyretti. Her gece aynı beyazlık oluşuyor ama her gece başka bir şeyi hatırlatıyordu. Bardağı alıp denize en yakın masaya geçti. Masasında hiçbir zaman meze olmazdı; ne peynir ne kavun... O saatten sonra karnını değil, içindeki o koca suskunluğu doyurmaya çalışırdı. Mahalleli onun her gece rakı içtiğini sanırdı, oysa Cihan her gece biraz sessizlik içerdi. Tam ilk yudumu alacağı sırada, kapının üzerindeki eski pirinç çıngırak usulca titredi. Cihan başını kaldırmadan, net bir tonda konuştu. "Kapalıyız." Sesi boş salonda yankılanıp söndü. Kapının kapanmasını bekledi ama kapanmadı. Aksine, ahşap zeminde kararlı, acelesiz ayak sesleri duyuldu. Gelen kişi kapının kapalı olduğunu biliyor ama içeri girmesi gerektiğinden emin görünüyordu. Masaya önce iki ince camın sesi ulaştı. Hafif, kristal bir tıkırtı. Bir kadeh... Ve hemen yanına ikincisi. Cihan kaşlarını çatıp başını kaldırdığında, kadın elindeki iki rakı kadehini masaya bırakmıştı bile. Birini kendi önüne çekti, diğerini Cihan’ın kalın bardağının yanına sürdü. "Benim zaten bardağım var," dedi Cihan. Kadın cevap vermedi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, esrarengiz bir tebessüm belirdi sadece. Sandalyesini sessizce çekip oturdu. Sanki konuşulacak her şey çoktan bitmiş gibi bir rahatlık vardı üzerinde. Cihan bir süre onu izledi. Neden geldiğini, neden tek kelime etmediğini anlamaya çalıştı ama sormadı. Bazı insanların cevapları sorulardan önce gelmezdi. Kadın yanında getirdiği küçük şişeden kadehine birkaç damla rakı koydu, suyunu ekledi. Kadehi iki avucunun arasına alıp küçük bir yudum aldı ve yerine bıraktı. Oraya içmeye değil, Cihan’ın kimseyi ortak etmediği o geceye ortak olmaya gelmişti. Radyodaki türkü akıyor, açık pencereden giren poyraz denizin tuzunu masaya taşıyordu. İki insan dakikalarca tek kelime etmedi. Garip olan, bu sessizliğin ikisini de rahatsız etmemesiydi. İnsan bazen en yakınındakiyle iki dakika sessiz kalamazdı ama hayatında ilk kez gördüğü birinin sessizliğinde kendine güvenli bir sığınak bulabiliyordu. Ne kadar zaman geçtiğini ikisi de hesaplamadı. Radyodaki türkü bitip yerini bir cızırtıya bıraktığında kadın usulca ayağa kalktı. Kadehini masada bıraktı, çantasını omzuna aldı ve kapıya yürüdü. Tam eşiğe geldiğinde durdu ama arkasını dönmedi. Dudaklarından tek bir cümle firar etti. "İyi geceler, Balıkçı." Kapı açıldı, pirinç çıngırak sarsıldı ve kadının ayak sesleri taş sokağın karanlığında kayboldu. Gece, onu saniyeler içinde yuttu. Cihan uzun süre kıpırdamadı, gidenin arkasından da bakmadı. Dakikalar sonra elini istemsizce masaya uzattı. Kendi kalın bardağını kenara itip kadının bıraktığı o ince kristal kadehi avucuna aldı. Cam, kadının teninin sıcaklığını taşıyor gibiydi. Kadehi kendine çekti, içmedi; sadece burnuna yaklaştırıp derin…