2. Bölüm: Ölü Çiçekler
Yazar: sena sayılkan

Gözlerimi açtığımda yer zaman kavramını hissedememiştim. Bilmek değil hissetmek. Ben bilmenin ötesinde hissedemiyordum. Nerede, ne zaman, kiminle... Aras’ın bağlantılarını ilk öğrendiğim gün hiçbir şey yemememe rağmen sürekli kusmuştum, midemi bulandırmıştı öğrendiklerim. Aras’ın gece gündüz çalıştığını kendi gözlerimle görmüştüm. Her şeyi kendi emeği sanmak bir aptallıktı. Öğrendiğim gün kendi butiğimdeki kıyafetleri bile ateşe vermiştim. Pişman değildim. Çizimlerine kıyamamıştım... Onlar benim saf emeğimdi. Kendi tırnaklarımla kazıdığım emeğimdi. Çamur bulaşmıştı tırnaklarımın arasına. Gözlerimi açtığım yumuşak yatağı bir süreliğine sorguladım. En son kapının dibine çöküp uyuya kaldığıma emindim. Bu evdeyken bir şeyleri sorgulamamayı öğrenmiştim. Doğrulup sırtımı yatak başlığına bastırdım. Aynı his... Mide bulantısı. Yavaş hareketlerle ayağa kalkıp odadan çıktım. Hiçbir şeye acelem kalmamıştı. Ev fazla sessizdi, evde kimsenin olmadığını düşündürecek kadar sessiz. Ama değildi. Rhea buradaydı. İlk geldiğim zamanlarda böyle bir kızın nasıl bunların aralarında olduğunu sorgulamıştım, neden demiştim. Sonra onlardan farkı olmadığını öğrendim. Hepsi kapalı kutuydu hiçbir şey anlayamıyorum birkaç ay öncesine kadar. “Sonunda uyandın Velina.” Beni fark etmesi çok uzun sürmemişti. Elinde tuttuğu kırmızı kupa bardağı masaya bırakıp bilgisayara baktı. Saatin çok geç olduğunu düşünmüştüm ama değildi. Daha yeni sekiz olmuştu. Yüzümü buruşturdum, midenin bulantısı gittikçe bedenimi ele geçiriyordu. Kendimi dışarıya attığımda bahçenin boş olmasına sevinmiştim. Koltuklardan birisine oturup dizlerimi karnıma çekip sarıldım. Alnını dizlerime bastırdım. Yalnız kalma isteğim yerine getirilmemişti. Birkaç dakika sonra omuzlarıma konulan cekete hiçbir tepki vermemiştim. Yanımda bir ağırlık hissettim. “Velina.” Wellington’un sesiydi. Cevap vermedim. Seslice nefes aldığını duydum. “Velina, yaşam belirtisi ver en azından.” Gözlerimi devirerek başımı kaldırdım. “Ne var Wellington.” “İyi misin?” “İyi olmam mı gerekiyor? İşinize yarayacak kadar iyiyim merak etme.” “Neden bizi suçluyorsun? Milan o gün yanına geldiğinde reddedebilirdin bizi, kabul etmeyebilirdin buraya girmeyi. Ama geldin Velina. Türk Kızını Milan öldürmedi, sen öldürdün, sen yok ettin onu.” Milan mı anlatmıştı konuştuklarını diye düşünmekten kendimi geri koyamadım. Anlatıyorlardı Türkçe, en azından ben öyle biliyordum. “Hafızamın o kadar da kötü olduğunu sanmıyorum. Dün öyle söylemiştin Milan’a değil mi?” “Sen bizi nasıl anladın.” “Türkçe öğrenmek çokta zor değil Velina.” Türkçe konuşmuştu. Aksanı Milan’dan daha kötüydü, yakın zamanda öğrendiği belliydi. “Bana acı çektirmekten başka hiçbir şeyiniz yok.” “Biz sana güç veriyoruz Velina, senin seçtiğin gücü.” Yeniden Rusça konuşmuştu. Sırtımdaki ceketi yere atıp ayağa kalktım. “Eğer sizin piyonunuz olmasaydım, beni bu evin bahçesine bile sokmazdınız! Benim kinim tazeyken gelip sunduğun teklifi aylar sonra yüzüme vuramazsın! Acımdan yararlandınız! Görüntüleri izletip acımı harladınız!” “Pişman mısın?” benim aksime o kadar soğuk kanlıydı ki karşımdaki ifadesizliği ve monoton sesi bile sinirlerimi bozuyordu. “PİŞMANIM, BU LANET YERDE OLMAKTAN PİŞMANIM. BENİM BİR HAYATIM VARDI. HER ŞEYE RAĞMEN BİR HAYATIM VARDI!” İçeriye girip bodrum kata indim. Burayı antrenman için kullanıyorlardı, biliyordum. Aylarım burada geçmişti, beni bir canavara dönüştürdükleri yer burasıydı. İçeriye girdiğimde birisini görmeyi bekliyordum ama bunun Milan olmasını hiç istemiyordum. Kapının çıkarttığı gıcırdama sesine saniyelik bakıp önüne dönmüştü. Gitmeyi düşünmüştüm, vazgeçmem çabuk oldu ama. İçeriye doğru ilerledim. Kenarda duran siyah bandajlardan birisini alıp sol elime sardım. Sabitledikten sonra diğerini de alıp sağ elime sardım ve sabitledim. Kum torbasına doğru yaklaştığımda bir adım kenara çekildi. “Gel benimle dövüş.” Belki de en çok istediğim şey buydu. Yenileceğimi bilerek ona baktım. Birkaç adım geri çekilip kollarını iki yana açtı. Ona yaklaştığımda ilk…