Bölüm 1
Yazar: Peri1

Merhaba sevgili okurlarım; Keyifli okumalar. Yorumlarınızı bekliyor olacağım. Giriş; Taş duvarların soğuğu, Temmuz sıcağında bile Haznedan Konağı’nın odalarına sirayet ediyordu. İnci, odasındaki aynanın önünde dikilmiş, üzerindeki ağır, kadife bindallının altın işlemeli nakışlarına bakıyordu. Kumaş öyle ağırdı ki, sanki bedenini değil, doğrudan ruhunu aşağıya, yerin dibine çekiyordu. Dışarıda, konağın devasa avlusunda kına gecesinin hazırlıkları son sürat devam ederken İnci’nin her nefesi ciğerlerine batıyordu. Aşiret kadınlarının zılgıtları, avluda yankılanan davul sesleri ve kazanlarda kaynayan yemeklerin kokusu her şey miğdesini bulandırıyordu. Herkes için bu bir barış düğünü, senelerdir süren kan davasının ve dökülen kanın sonuydu. Ama İnci için bu, canlı canlı toprağa gömülmekten farksızdı. Ne var ki bu topraklarda bu her zaman olan bir şeydi. Kimse buradaki kadınlara sormazdı. Büyükler olur der ve onlarda sorgusuz kabullenirdi. İnci aynadaki yansımasına baktı. Yüzü solgundu ama gözlerinin derinliğinde, bu konağın yüksek duvarlarının bile söndüremediği bir ateş yanıyordu. İnci hiçbir zaman Mardin’in ondan istediği o sessiz, biat eden kız olamamıştı. Onlar İnci’nin bir köşede oturup gergef işlemesini isterken, İnci odasının kapısını kilitleyip radyoda bulduğu yabancı frekanslarda çalan o tutkulu ritimlerle dans ederdi. Salsa, bachata, vals... Müziğin her bir ritminde, bedeninin başka bir dünyada özgürce süzüldüğünü hissederdi. Bir gün bir akademiye gitmeyi, o ışıkların altında kendi adımlarıyla var olmayı hayal ederdi. Muhtemel birileri onu böyle görse çeker vururdu. Oysa şimdi onu bekleyen kader, Ahmet Seyithan’dı. Ahmet’i düşündükçe İnci’nin içi ürperiyordu. Seyithanların tek veliahtı olan Ahmet, nefreti ve güç hırsını bir zırh gibi taşıyan bir adamdı. İnci’ye bakarken gözlerinde bir sevgi ya da saygı değil; sadece diz çöktürülmesi gereken bir rakip, biat ettirilecek bir mülk görüyordu. Birkaç gün önce konağa geldiklerinde, göz göze geldikleri o tek anı hatırladı. Ahmet kulağına eğilip, "Bu topraklarda senin kanatlarını ben kıracağım Haznedan kızı," diye fısıldamıştı. O an anlamıştı İnci: Bu evlilik bir birleşme değil, onun imhası olacaktı. Kapı yavaşça açıldı. İçeri giren annesi Zümrüt Hanım’dı. Kadının gözleri ağlamaktan kızarmış, yüzü yılların yorgunluğuyla çökmüştü. Elindeki gümüş tepside duran kına kasesini masaya bıraktı ve kızına yaklaştı. Ellerini İnci’nin titreyen omuzlarına koydu. "Kurban olduğum..." dedi Zümrüt Hanım, sesi pürüzlüydü. "Bilirim için yanar. Ama aşiret kararıdır, babanın sözüdür. İki sülalenin kanı dursun diye senin boynun bükülür. Töreye karşı durulmaz, bilesin." "Töre dedikleriniz benim hayatımı çalıyor anne," dedi İnci, sesi pürüzsüz ama bir o kadar da keskindi. "Ben Ahmet’in karısı olmam. Ben bu konakta diri diri ölemem." "Sus!" dedi annesi etrafa korkuyla bakarak. "Baban duymasın! Abilerin duymasın! Seni yaşatmazlar kızım. Kısmetin budur, kabullenmekten başka çaren yok." Zümrüt Hanım kızının alnına uzun, acı dolu bir öpücük kondurup odadan çıktı. O gittiğinde İnci yatağının kenarına çöktü. Ağlamayacaktı. Bu konakta dökülecek tek bir damla gözyaşı bile artık anlamsızdı. Gece yarısına doğru kına bitti. Konağın üzerindeki o ağır, gürültülü hava yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Herkes şerbetin, yorgunluğun ve kına sarhoşluğunun etkisiyle odalarına çekilmişti. Avludaki muhafızlar bile nöbet yerlerinde gevşemiş, gecenin serinliğine teslim olmuşlardı. Saat tam 03.18’i gösterdiğinde İnci yatağından kalktı. Üzerindeki kadife bindallıyı çıkarıp, günlerdir yatağının astarına gizlediği koyu renkli, sade kıyafetleri giydi. Küçük sırt çantasını çıkardı. İçinde aylar öncesinden biriktirdiği bir miktar nakit para, gizlice çıkardığı pasaportu ve annesinin gerdanlığından kopardığı tek bir altın zinet vardı. Pencerenin kenarına geldi. Kalbi göğüs kafesini delercesine çarpıyordu. Konağın arka bahçesine bakan su borusundan aşağı kaymak, yıllardır çatılara tırmanan, bu topraklarda tutsak kalmak istemeyen bir…