2.Bölüm( Beklenmedik Nöbet )
Yazar: Nisanur Demirci

Bölüm görselleri

BÖLÜM 2 Saat 06.47. Hayatımda verdiğim en büyük savaşlardan biriyle karşı karşıyaydım: Yataktan kalkmak. Gözlerimi açmıştım ama bedenim bu kararı henüz onaylamamıştı. Üç günlük nöbetin ilk günü için önümde yalnızca birkaç dakikalar kalmıştı ve ben hâlâ yorganın altında hayatı sorguluyordum. Daha bu sabaha karşı Amerika'dan dönmüş, aileme sürpriz yapayım derken annemin sürpriziyle karşılaşmış, babama sarılıp üç aylık özlemimi gidermiştim. Ardından Devran'ın başıma açtığı su savaşından sağ çıkmış, İzmir'in boyozu ve gevreğiyle kendime gelmiş, iki gün izin yapacağımı sanırken hastaneden gelen telefonla üç günlük nöbeti kucağımda bulmuştum. Üstelik o telefonun ardından ne kadar uyumaya niyetlensemde doğru düzgün uyumaya bile fırsat bulamamıştım. Ve şimdi... İzmir Foça Devlet Hastanesi'nde üç günlük nöbetin ilk günü beni bekliyordu. Hayat gerçekten bazen insanın yüzüne hiç beklemediği yerden tokat atıyordu. Üstelik o tokadı atan kişinin kim olduğunu tahmin etmek hiç zor değildi. Şom ağızlı, hayırsız ikiz.Devran. Gözlerimi tekrar kapattım.Belki kalkmazsam nöbet de başlamazdı. Mantıklıydı. En azından uykulu beynime göre o an her şey mantık çerçevesi içindeydi. Ta ki telefonum beş dakika sonra yeniden Seda Sayan'ın sesiyle titreyene kadar. “Günnn, ayyyy, dınnnn...” Seda Sayan her heceyi büyük bir neşeyle söylerken ben ağlamak üzereydim. Kadının enerjisiyle benim enerjim arasında yaklaşık üç günlük nöbet kadar fark vardı. Oflayarak başımdaki yastığı yatağın bir köşesine savurdum ve sonunda yataktan kalktım. İşte üç günlük nöbetin ilk zaferi.Yataktan kalkmıştım.Sırada hayatta kalmak vardı. Telefonu elime alıp sevdiğim, idolüm ama şu an biraz uyuz olduğum queen'im Seda Sayan'ı susturdum. Dolabın başına geçip dün annemle birlikte yerleştirdiğimiz hastane kıyafetlerimi çıkararak yatağın üzerine bıraktım. Ardından banyoya geçtim.Annem de kalkmış olmalıydı. Canım ikizimi işe göndermek için kahvaltıyı hazırlamış olacak ki salondan gelen bardak ve çatal sesleri tahminimi doğruluyordu. Mesleklerimiz ne kadar zıt görünse de aslında bir o kadar birbirine benziyordu. O masumları koruyordu, ben hastaları iyileştiriyordum. Hatta sabah kalkma saatlerimiz bile birbirine yakındı. Elimi yüzümü yıkayıp havluyla yüzümü kurularken aynadaki yansımama baktım. Aynadaki yansımam bile bana, “Bu kız savaştan çıkmış. Bırakın kendi kendine ölür.” der gibiydi. Deli gibi uyuduğum için uzun saçlarım birbirine girmişti. Şu an tam anlamıyla yarısı yolunmuş bir tavuk gibiydim. Göz altlarım hafif morarmıştı ama yeşil gözlerim her zamankinden daha ışıl ışıldı. Sadece üç ay olmuştu ama evime dönmek, kendi yatağımda uyumak ve ailemin seslerini yeniden duymak bana gerçekten iyi gelmişti. Havluyu yerine asıp tekrar odama döndüm. Daha fazla kendimle bakışırsam ilk iş günüme geç kalacaktım. Üstelik nöbetini devralacağım kişiyi bile tanımıyordum. Şimdi geç kalırsam nasıl tepki vereceğini de kestiremiyordum. Odama girip hızlıca hastane kıyafetlerimi giydim ve üzerime ince bir hırka aldım. Ne kadar şuan yaz olsada İzmirin sabahı serin oluyordu. Makyaj masasına oturup saç maşasını fişe taktım. Su dalgası saçlarıma şekil vererek biraz daha belirginleştirmek istiyordum. Kısmet bu... Belki hastanede hayatımın beyaz atlı prensi çıkardı. Uzun, açık kahverengi saçlarımı tarayıp iki yana ayırdım. Daha doğal görünmesi için kalın tutamlar alarak maşalamaya başladım. Telefondan çalan şarkılara eşlik ede ede saçlarımı kısa sürede bitirdim. Neyse ki enerjim de yavaş yavaş geri geliyordu. Saç spreyiyle işimi bitirdikten sonra yüzüme geçtim. Önce göz altlarımı ve ergenlik döneminden kalma birkaç sivilce izini kapattım. Neyse ki çok fazla izim yoktu. Olan birkaçının sebebi de ergenliğe ilk girdiğim zamanlarda ne yaptığımı bilmeden sivilcelerimi sıkmamdı. Uzun ve kıvrık kirpiklerime maskara sürmeyi ise reddettim. Uyumamak için gün içinde gözlerimi sürekli ovuşturacağımı biliyordum. Gerek yoktu şimdi rakun gibi ortalıkta dolaşmaya. Belirgin ve dolgun yanaklarıma biraz allık sürerek onları daha da…