📘 BÖLÜM 2: DÖNÜŞ
Yazar: Esmanur Nergiz

BÖLÜM 2: DÖNÜŞ "Geçmişin sesi susmaz; sadece doğru zamanı bekler." ••• Gece, İstanbul'un siluetine ağır bir örtü gibi serilmişti. Gökyüzü siyahın en koyu tonuna bürünmüş, yıldızlar bile uzak kalmıştı bu şehre. Soğuk bir yalnızlık gibi çökmüştü karanlık. Havalimanının neon ışıkları, sabaha karşı titreşen yorgun bir nabız gibi parlıyor; terminal binasının metalik camlarından yansıyan sarı-mavi ışıklar, beton zemine çarpıp dağılırken solgun bir hüzün yaratıyordu. Saatin kaç olduğu önemsizdi artık. İstanbul, her zamanki gibi uyanıktı. Ama sessizdi. Bekleyenlerin, gelenlerin ve gidenlerin arasında, geçmişin ağırlığıyla yürüyen biri vardı. Terminalin çıkış kapısından ağır adımlarla yürüyen adam, omzuna astığı gri paltosunu biraz daha sıktı üzerine. Rüzgar tenine değil, hatıralarına çarpıyordu sanki. Uzun boyu ve geniş omuzlarıyla kalabalığın içinde hemen fark ediliyordu. Adımlarında bir kararlılık, bakışlarında ise kabullenilmiş bir yalnızlık vardı. Esmer teni, terminal ışıklarının altında belirginleşmiş; alnına düşen dağınık saçları gözlerinin önüne inmişti. Ama o, ne saçıyla ne de görüntüsüyle ilgileniyordu. Gözleri... Koyu kahverenginin içinde yutulmuş gölgeler gibiydi. Bakışı bir noktaya sabitlenmiyor, geçmişin katmanlarında dolaşıyordu. Tolga Bulut, sekiz yıl aradan sonra İstanbul'a dönüyordu. Adı, bir dönemin fısıltısıydı. Gidişi sessiz, gelişi gölgeyle olmuştu. Şimdi, geride bıraktığı her şeyin önünde yeniden duruyordu. İçinden geçmek üzere olduğu bu şehir, onun için bir haritadan ibaret değildi. Her sokağında bir kırık, her köşesinde bir sır vardı. Ve şimdi hepsinin kapıları, tek tek açılmak üzereydi. Üzerindeki siyah takım elbise geceyle bütünleşmiş gibiydi. Omzundan sarkan paltosu, onu sarmıyor, daha çok bir zırh gibi taşıyordu bedeninde. Tenine sinmiş sigara kokusu, sadece bir alışkanlığı değil, geçmişin derinliklerinde sakladığı karanlıkları da ele veriyordu. Zaman, onun üzerinde izler bırakmış ama teslim alamamıştı. Sert bakışları, aradan geçen yılların hiçbirini silip süpürmemiş, aksine daha da keskinleştirmişti. Artık genç bir adam değildi Tolga. Karizmatik, tehlikeli ve tecrübeyle yoğrulmuş bir adamdı o. Ayak bastığı anda, sadece toprağa değil, yıllarca bastırdığı acılara da basmıştı. Valizinde yalnızca birkaç kıyafet yoktu. İçinde sakladığı yüzleşmeler, yarım kalmış cümleler, suskun bakışlar ve eski bir isim vardı: Hilal. Her şeyin başladığı ve asla tamamlanmamış olduğu o isim. Ayak bastığı anda, sadece toprağa değil, yıllarca bastırdığı acılara da basmıştı. Valizinde yalnızca birkaç kıyafet yoktu. İçinde sakladığı yüzleşmeler, yarım kalmış cümleler, suskun bakışlar ve eski bir isim vardı: Hilal. Her şeyin başladığı ve asla tamamlanmamış olduğu o isim. Havalimanının dışında, yazdan kalma bir esinti vardı. Huzur veren bir serinlik değil, insanın içine ince bir bıçak gibi işleyen türden... Tolga durdu. Cebinden yavaşça telefonunu çıkardı. Parmakları alışkanlıkla ekranı kaydırdı, bir isme gitti doğrudan. "Hilal." Sekiz yıl olmuştu ama hâlâ numarasını silmemişti. Hiçbir zaman. Bir an durdu, ekrana baktı. Parmak ucu "ara" tuşunun üzerindeydi. Fakat dokunmadı. Aramak... Bu basit eylem, onun için geçmişi kanatmak demekti. Ve Tolga artık geçmişi değil, geleceği istiyordu. Ama biliyordu, hiçbir gelecek geçmişin külleri üzerine kurulmazdı. O külleri yeniden yakmak gerekiyordu. Her şeyi tek tek ortaya çıkarmak... Fatih dâhil. Gözlerini uzaklara çevirdi. İstanbul'un gecesine karışan karanlığa, gri binaların arasından belli belirsiz yükselen gökdelenlere ve onların üstünde kıpırdamadan duran boşluğa. Derin bir nefes aldı. Sadece fısıldadı kendi kendine. Sesinde bir hesaplaşmanın, yıllar boyu içte birikenin soğukluğu vardı: "Başlıyoruz, Fatih." --- Sekiz yıl önce... O zamanlar Tolga, şimdi olduğundan çok daha farklıydı. Henüz sertliğini törpülememiş, hayatın ona biçtiği ağır maskeyi takmak zorunda kalmamıştı. Siyah saçları dağınıktı, ama yorgunluktan değil, içindeki fırtınanın hararetinden... Gözlerinin altındaki gölgeler, gecey…