• İKİ DÜŞMAN •

📘 BÖLÜM 1 : GÖRÜNEN. KUSURSUZLUK

Yazar:

• İKİ DÜŞMAN • - Esmanur Nergiz kitap kapağı
• İKİ DÜŞMAN • kitap kapağı

🕯️” Kusursuz görünen her hayat , sadece iyi gizlenmiş bir yıkımın önsözüdür.” ••• Sabah, İstanbul'un sisli boğazına uyanmıştı. Gecenin geride bıraktığı serinlik hâlâ havada asılıydı. Güneş, doğmakta tereddüt eden bir misafir gibi, bulutların ardından usulca yükseliyor; ışığını boğazın üzerine ince, gri bir tül gibi yayıyordu. Su, sabahın ilk ışıklarıyla titriyor; dalgalar, kıyıya temkinli adımlarla varıyordu. Martıların sesi bile bastırılmıştı; şehir henüz uyanmaya cesaret edememiş gibiydi. Zaman ağır ilerliyor, sessizlik kıyı boyunca bir duman gibi süzülüyordu. Bu, İstanbul'un sabahlarıydı, hüzünle huzurun birbirine karıştığı, nefesin bile yankılandığı saatler. Fatih Sağlam'ın boğaza bakan modern villası, bu tabloya kusursuzca oturuyordu. Cam cepheli yapısıyla manzarayı kucaklayan ev, dışarıdaki düzeni içeriye de taşımıştı. Her köşe derli topluydu; beyaz mermer zeminler, yumuşak tonlardaki mobilyalar ve sade çizgilerle döşenmiş salon, ilk bakışta iç açıcı bir huzur sunuyordu. Ama o huzur, sadece gözle görülenin sunduğu bir yanılsamaydı. Derinlerde sessizce dolaşan bir huzursuzluk, her şeyin tam olduğu yerde bile eksik kalmayı başarıyordu. Hilal, salonun en geniş cephesini kaplayan camın önünde ayakta durmuştu. Şeffaf tül perdeler yandan süzülmüş, sabah ışığı tenine zarifçe dokunuyordu. İnce, uzun parmaklarıyla tuttuğu kahve fincanı hâlâ sıcaktı. Parmak uçları buharın sıcaklığına alışmış gibiydi; fincandaki kahveyi içmiyor, sadece tutuyordu. Gözleri camın ötesine takılmıştı. Dalgaların yansıması göz bebeklerinde titriyordu. Gördüğü şey manzara değildi aslında-o, geçmişe bakıyordu. Boğazın ötesine değil; içine gömülen sessizliklere dalmıştı. Hilal'in güzelliği, dikkat çekici olmaktan çok duruydu. Sarıya çalan, yumuşak dalgalar halinde omuzlarına dökülen saçları, sabah ışığında neredeyse altın rengine çalıyordu. Beyaz teni, ışıkla parlıyordu ama o parlaklık sağlıktan değil, kırılganlıktan doğuyordu. Kaşlarının arasında beliren ince çizgi, uykusuz gecelerin, düşünceli sabahların mirasıydı. Dudakları hafif aralık, ama sessizdi. Konuşmak istemeyen bir kadının alışkanlığı gibiydi bu duruş. Dışarıdan bakıldığında her şey tamam gibiydi: güzellik, zarafet, sükûnet. Ama o dış kabuğun altında yılların bastırdığı çatlaklar vardı. O çatlaklar ki, kimsenin göremeyeceği kadar derindeydi. Bir anda alt kattaki sessizlik, küçük bir çığlıkla delindi. "Anneee!" Hilal'in göz kapakları kımıldadı. Camdan yavaşça uzaklaştı, kahvesini dikkatle masanın kenarına bıraktı. Dudaklarının köşesinde, önce yorgun sonra da sevecen bir tebessüm belirdi. Ses tanıdıktı. Onun sabahı, o sesle başlamıştı yıllardır. "Buradayım Eymen... Gel bakalım aslanım," dedi sesi yumuşayarak. Altı yaşındaki Eymen, koşar adımlarla salona girdi. Üzerinde lacivert beyaz çizgili okul forması vardı; düğmeleri yanlış iliklenmiş, yakası hafifçe yana kaymıştı. Koyu kestane saçları uykudan yeni uyanmışçasına dağınıktı; alnına düşen birkaç tutam gözlerini kapatıyordu ama o aldırmıyordu. Bir elinde kırmızı pervaneli küçük bir helikopter, diğer elinde dişlenmiş bir tost tutuyordu. Yüzü hâlâ uykulu ama gözlerinde sabahın ilk neşesi vardı. O ışık... yalnızca çocukların gözlerinde bulunur, büyüdükçe kaybolurdu. Hilal eğildi. Eymen'in minik yanağını öptü. Çocuğunun kokusu burnuna dolduğunda içi titredi. Anneliğin en gerçek hâliydi o an: yorgun ama tam, kırık ama güçlü... "Hazır mısın okul için?" diye sordu, bakışlarını oğlunun yüzüne sabitleyerek. Eymen başını dik bir kararlılıkla salladı. "Hazırım ama baba bırakacak. Söz verdi dün gece!" Hilal'in içi bir anlığına durdu. Çocuğunun sözlerinde yankılanan güven, yüreğinde ince bir sızıya dönüştü. Küçük çocuklar söze inanırdı. Babalarının verdiği söz, onların dünyasında bir kanundu. O dünyayı sarsmamak için Hilal, gülümsemeye devam etti. Gözlerinde ise bir gölge belirmişti yalnızca çok dikkatli biri fark edebilirdi. Tam o anda, üst kattan gelen ayak sesleri evin ritmini değiştirdi. Basamaklara ağır ama kararlı adımlar değiyordu. Zemine vuran topuk…

Bölümün tamamını WritePad'de oku