İKİ DAĞ BİR DENİZ-NAZENDE (+18)
BÜKRA
Yazar: Sena

BÜKRA "Gelecek, umut, yenilik, sabahın aydınlığı" "Yalnızlığının çaresi yanındaki insanlar değil, kabullenebildiğin kendinsindir." "Var olduğun sürece görünmeyi bekleyen sana kötü bir haberim var. Bakma etrafına, sakınma kendini gerçeklerden. Kaçamazsın kaderinden. Unutma, sadece fayda sağladığında görünürsün yanındakilere..." NAZENİN AKEL.... Anlık verilen kararlar ve ödenmesi gereken bedeller. Ben anlık karar vermemiştim, bu kararı vermeye mecbur kalmıştım. Ödeyeceğim bedeli de düşünmüştüm fakat bunu yaşarken neler hissedeceğimi hesaba hiç katmamıştım. Akan yol zihnimi de kendiyle birlikte bir karanlığa sürüklüyordu ve benim tek yapabildiğim ifadesizce koltuğa gömülü şekilde camdan dışarıyı izlemekti. Arabanın içerisinde derin bir sessizlik hakimdi fakat hissedilen gerilim belli ediyordu ki burada bulunan herkesin zihninde gürültülü bir savaş vardı. En önemlisiyse bu savaşlarda herkes kendi hayat mücadelesi için savaşıyordu. Babam kendini düşünüyordu, biliyordum. Dinçer'in bariz tehditi onu fazlasıyla sıkıştırmıştı fakat bu sessizlik tüm bedenimi geriyor, midemi bulandırıyordu. Başımı hafifçe ona doğru çevirip göz ucuyla baktığımda, dirseğini kapıyla camın birleştiği noktaya yaslamış, çenesini düşünceli bir şekilde kaşıdığını gördüm. Parmak uçlarım kucağımda birbirilerine dolanıp çözülerek hislerimi kaybetmemem için çabalıyordu çünkü babama bakarken ona karşı hissizdim. Gözlerim ön tarafa doğru kayarken Kabil'le dikiz aynasından göz göze geldik. Mavi gözlerindeki durgunluk güven verici şekilde zihnime süzüldüğünde alt dudağımı ısırarak bakışlarımı kucağıma indirdim. "Baba, bir şey demeyecek misin?" kısık sesimden dökülen kelimelerle derin bir nefes aldım. Başımı çevirmedim, çeviremedim. Zaten babama bakmayı da pek tercih etmezdim. Ona o gün bakmıştım, izlemiştim. Midem, ona karşı dolmuştu. Biraz daha baksam sanki içimdeki her şeyi ona karşı kusacak içimi temizleyecektim. Fakat ne acı ki bunu yapabilecek kadar kendimi sevmiyordum. Dinçer bu noktada yine haklıydı, ben de çok iyi biri sayılmazdım. "Kes sesini Nazenin. Elimden kaza çıkmasın!" babamın keskin sesiyle sertçe yutkunup yanağımın içini ısırdım. Baş parmağımın tırnak kenarını işaret parmağımla kanatacak kadar koparmıştım bile. Bakışlarım kucağımdan tekrar cama çevrilirken Habil'in sinirle içine bir nefes çektiğini işittim. Ardından da hafifçe boğazını temizlediğini. "Bizi babanız görevlendirdi Tevfik Bey." dedi uyarırcasına. "Yani babanızın çalışanıyız. O yüzden bu uyarımı dikkate alın; Nazenin Hanım'ın başına biz yanındayken kaza gelmez. Oldu ki gelesi geldi..." tehditkar bir şekilde güldü. "Geldiğine pişman ederim, bilin istedim." Babama karşı çıkmasıyla bakışlarım bir an yanımdaki adama kaydı. Sinirle önde oturan Habil'e bakıyordu. "Ulan babam size gidin bu kızı Çakırlara verin diye mi yolladı peşinden! Got gafalıya bak hele bir de bana had bildiriyor. Bakayım eve gidince bir işiniz olacak mı?" son cümlesi dudaklarından döküldüğünde arabanın içinde hissedilen bir gerilim oluştu. Boğazımda bu ihtimalin gerçekliğinin oluşturduğu bir yumru oluşurken onu gidermek istercesine sertçe yutkundum. İkizler benim kırmızı çizgimdi, onlara dokundurtmazdım. Onlardan ve ablamdan başka kimsem yoktu. İtiraz etmek için dudaklarımı aralamıştım ki arabanın yavaşlayarak sola doğru dönmesiyle dudaklarımı birbirlerine bastırdım. Bakışlarım karşımdaki iki katlı evde asılı kaldığında saç diplerimden ayak parmaklarıma kadar bir ürperti sardı bedenimi. Geniş bahçeye peş peşe giren arabaların yarattığı kalabalıkla evin büyük kapısı açıldı. Aynı anda da babam arabadan hızla indi ve kapıyı sertçe kapattı. Gözlerim bahçedeki hareketlenmeyi pür dikkat izlerken yavaşça dilimin ucuyla dudaklarımı ıslattım. İçimdeki korku bir kor olmuş onları ısıtarak birbirine yapıştırmış gibiydi. Korku ne lanet bir şeydi... Uzun zamandır uzak olmak bana bazı şeyleri unutturmuştu ve şimdi tüm bu hisleri tekrar tatmak ruhumu sarsmıştı. "İçeride ne olursa olsun sakin kalın tamam mı?" kısık sesimden yayılan uyarı iki…