İKİ DAĞ BİR DENİZ-NAZENDE (+18)
İNKİSAR
Yazar: Sena

İNKİSAR -Kırılma. Gücenme, gönlü kırılma. Paramparça olma, dağılma, yıkılış. - "Seninle kalbim arasına giren sensen, varlığın eziyet yokluğun sızıdır gönlüme." Hülya & Atilla... Dört duvar arasında iki çırpınan yürek sessizliğe gömülüydü. Atilla, gördüklerini sindirememişken karşındaki kadının Hülya olduğu gerçeğini kendine kabul ettirmeye çalışıyor; Hülya ise bu halde imkansızına göründüğü için utanç içinde kıvranıyordu. Diyecek sözleri dillerinde lal olmuşken gözleri konuşuyor, yürekleri can çekişiyordu. Geçen seneler bir küfeye dolmuş omuzlarına binmişti. Hülya, beyaz örtünün üzerinden parmaklarıyla oynarken bakışları da kucağındaydı. Atilla'nın kara gözlerini ise üzerinde hissediyordu. Şu an hiç güzel değildi, hatta çok çirkindi. Neden gelmişti ki? Perişan halini görüp zamanında ona git dediği için kendini şanslı saymaya mı? Bu düşünce soğuk tenini ürpertiyle kapladı. Gözlerini ona çevirmeden yavaşça kurmuş dudaklarını araladı. "Neden geldin?" Kim için geldin diye sormadı, nasıl geldin diye sormadı. Neden geldin diye sorabildi sadece çünkü kim için geldiğini bilmek, hangi duygularla nasıl bir ruh halinde yanında durduğunu duymak istemiyordu. Ya da bunları öğrenecek kadar güçlü değildi. Atilla, sevdiği kadının yıllar sonra ona sorduğu iki kelimelik soru karşısında ne diyeceğini bilemedi. Her zaman dik olan omuzları ilk defa düşmüş, dinç olan bedeni boş bir çuvala dönmüştü. Gözleri kalbinin acısından yanarken şu an ağlamayı kendine yakıştıramıyordu. En son Hülya'nın doğum gününde onun için içerken ağlamıştı, sarhoştu. Şimdi ayıkken ağlayamazdı çünkü şu an ağlarsa gelecek seferler için kendini tutacak bir bahanesi kalmayacaktı. Aklına Dinçer'in telefonda dedikleri geldiğinde sertçe yutkundu. "Geç kalmamak için." diye söylenirken kelimelerinin dudaklarında bıraktığı acı tadı damağında sindirdi. Acıydı. Hülya ona çok acıydı. Hülya, duyduklarıyla yavaşça başını çevirdi ve ona bin bir duygunun en karmaşık haliyle bakan adama yirmi bir yıldır sindirmediği cümleleri akıttı. "Bundan sonrası anca mezarıma diyen sen, şimdi beni mezara koymaya mı geldin Atilla?" kendince kabullendiği gerçeği ona zamansız gelen adama söylerken yüreğinden kopan feryatlara kulaklarını kapadı. Şu an öfkeliydi, şu an çaresizdi. Kendini hiç bu kadar kötü hissetmemişti Hülya. Ölümü kendine yoldaş bellediği şu kısa sürede hasretinden gençliğini harcadığı adama böyle görünerek veda etmek, gençken ettiği vedayı ona hatırlatmış kaybolan yılların acısı ruhunda öfkeye dönmüştü. Yirmi bir senedir ona görünmezken mesafelerce uzakken şimdi zamanının bittiği kısa diliminde karşısına neden çıkmıştı ki? Niye göstermişti kendini? Neden yine onu sevgisinde boğup, pişmanlıkla kavrulan bedenini ona duyduğu aşkın karşısında bir idam sehpasına çıkarmıştı ki? Hülya onun için kendinden vazgeçmişti zaten, ona yeni bir hayat vaat etmişti. Şimdi kendi hayatı biterken tekrar neden kendini ona katmıştı? Bu vicdansızlıktı. Bu can çekişen birinin son nefesinde ona, yeni doğan günün umut vaat eden güneşini göstermek gibi bir işkenceydi. Atilla ise Hülya'nın aksine hiçbir şey hissetmiyordu. Duyduğu yakarış bir mermi olup şakağından onu vurmuş akan kanı kalbinde toplamıştı. Atilla, hiçbir merminin onu bu kadar acıtmadığını düşündü. Yediği hiçbir kurşun, aldığı hiçbir darbe onun canını böyle yakmamıştı. Şu zamana kadar düşündüğü ölümü hiç bu kadar istememişti. "Hülya!" diye bağırırken bile kelimeleri tükendiği için bağırışından pişman olmuştu ama iş işten geçmişti. Hülya'nın nemlenmiş gözleri ona dökerken içinden kendine sövdü, bahtlarına sövdü, bulundukları hastaneye ve burada olmalarına sebep olan hastalığa... Ama en çok Hülya'nın kurduğu cümleye... Hülya'ya değil, onu mezara koyabileceğini düşünen aklına. Ne sanıyordu bu kadın, o yokken bu dünyada nefes alabileceğini mi? Hülya, dik bakışlarındaki ciddiyeti kıran gözlerindeki doluluğa isyan ederek Atilla'nın sesine eş bir şekilde "Bana bağırma!" diye söylendi. "Yıllar sonra gelip bana bağırma." Atilla, sanki ona git diyen kendi değilmiş…