İKİ DAĞ BİR DENİZ-NAZENDE (+18)
NİSYAN
Yazar: Sena

"Geçmişte kalanlar unutulmaz, Geleceğe götürülemeyenler unutulur." Kazım Koyuncu- Şevval Sam ~ Ben Seni Sevduğumi Geceye ayna olan kömürden zifiri gözleri, oturduğu balkonun manzarasından gökyüzünü izlerken zihni ondan bir hayli uzaktaydı. Bedeni ve gözleri Şırnak'ın karanlığında hüküm sürerken zihni ve kalbi Karadeniz'in hırçın dalgalarıyla boğuşuyordu. Atilla Çakır, her gece olduğu gibi ona verilen lojmandaki dairesinin balkonunda, masasına koyduğu bir kadeh rakı ve tabağa dilimlediği bir yeşil elmayla onu düşünüyordu. Dildadesini. Onsuz geçen senelerde, kendine verdiği tüm o zamanlarda sadece onu düşünüyor; kabullenemediği ayrılığın onlardan çaldığı geleceğin hayallerini kuruyordu. Yorgun bedenini oturduğu sandalyeye rahatça yaslarken plaktan çalan şarkı kulaklarından içeri süzülüyor, hayallerine sis gibi çöküyordu. "Ben sana doyamadım. Doysun kara topraklar." diyordu şarkıda çok sevdiği sanatçı. Tıpkı o zaman ona git diyen Hülya gibi vuruyordu göğüs kafesine acılarını. Eli, ince ağızlı rakı bardağında duran sek sıvıya uzanırken onu yavaşça çalkalayıp dudaklarından içeri süzdürdü. Acı tat alışık olduğu yakma hissiyle bedenini gevşetirken elindeki bardağı bırakıp yanında duran rakı bardağı içerisindeki sudan küçük bir yudum aldı. Rakıyı böyle içerdi. Önce acıyla kendini sarsar, içtiği acının yarısı kadar suyla da kendini temizlerdi. Rakı ve suyu karıştırmayı sevmezdi. Ona göre her şey kendiyle güzeldi, kendi olarak durmalıydı. Tıpkı Hülya'sı gibi. Eşsiz, tek, özel, kendine has acısı kendine has sevdası gibi. Sevdiği kadının adı düştüğünde zihnine iç çekerek gözlerini kapattı Atilla. Gözleri kapalıyken onu görebiliyordu. Mutfaktan gelen sesleri duyuyordu ama umursamamayı seçmişti. Kendisi ona aç olmadığını sadece iki kadeh rakı içeceğini söylemişti, sırf aç karnına durmaması için yemek hazırlamayı tercih etmesi kendi problemiydi. Zaten yarından sonra bu rahatı bulamayacaklardı. Son gecelerinde biraz olsun rahat olmayı kendine çok görmemeliydi. Şarkının son demleri yaklaşırken yavaşça gözlerini aralamıştı ki masanın üzerinde duran telefonunun titremesiyle kömürden gözleri ekrana çevrildi. Gördüğü isimle kaşları çatıldı, normal hat üzeri değil de internet aracılığıyla araması daha da kuşkulandırdı onu. Gergin ifadesiyle elini telefona götürüp aramayı cevaplarken kısa bir an gözlerini kapıya çevrildi. Duyulmasını pek de istemiyordu konuştuğu kişinin. "Alpar?" dedi sorgularcasına tok bir sesle. "Yarbay." duyduğu keskin tınıyla derin bir nefes aldı Atilla. Bu piç gecenin vaktinde niye aramıştı ki onu? Sesine bile uyuz oluyordu herifin. "Hayırdır? Rüyanda beni mi gördün?" diye sordu Atilla alayla. Dinçer'in gülüşünü duyunca onun da yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. "Rüyalarıma girecek kadar güzel değilsin Yarbay, şansına küs." dedi Dinçer ve ona fırsat vermeden devam etti konuşmasına. "Seninle sohbet edecek değilim, kısa keselim. Trabzon'a gelmen gerekiyor." Atilla, son cümleye kadar sabırla amca oğlunu dinlemiş olsa da son cümlesiyle tüm bedeninin gerildiğini hissetti. Kaç yıldır ayak basmadığı şehre onun tek lafıyla gideceğini düşünmesine sinirlenmişti. "Haddini bil Alpar, kiminle konuştuğunu karıştırdın herhal? Kapat şu telefonu sıkma benim canımı." diye sinirle söylendi Atilla. Trabzon'dan bahsedildi mi adamın devreleri yanıyor, tüm huyu suyu değişiyordu. "Sanki sıkılacak canın var amına koyayım!" diye yükseldi Dinçer sertçe. "Bilmiyor muyum seni?" "Siktir git, gece gece belanı benden bulma Alpar. Arayıp sıçtın zaten iki gramlık keyfimin içine." Atilla'nın öfkesi sesine kalkan olmuş, Dinçer'in hafifçe boğazını temizlemesine sebep olmuştu. Dinçer, her ne kadar üstten konuşup onu saymadığını gösterse de içten içe Atilla Çakır'a fazlasıyla saygı duyar, ona karşı temkinli olurdu. Akrabasıydı sonuçta hem de ne kadar birbirinden zıt işlerle uğraşıyor olsalar da Atilla, Yarbay'dı. Devletin askeriydi. "Trabzon'un adını duyunca bile böyle kudurduğuna göre haber sana uçmamış daha." dedi Dinçer, yılan dilinin zehrini Atilla'ya akıtmak i…