4. Bölüm
Yazar: Siyamis

Ölüm neydi? Daha açık bir şekilde sorayım: Ölüm denen şey gerçekten bir bitiş miydi? Bu sorular hep kafamı kurcalamıştır. Ben nedense ölümün bir son olduğunu düşünmüyordum. Ölüm aslında bir uyanıştı; Dünya denen bu cehennemden kurtaran bir uyanıştı. İşte bunun için öldürmeden önce acı çektirmeyi seviyordum. O uyanışa ermeden önce acı çekmesi gerekiyordu. Bu Yanımda gözleri açık bir biçimde duran cesede bakınca Arel’le düşüncelerimizin farklı olduğunu anladım. Dünya’da yaptıkları pisliklerin sonucunu bilmeleri için acı çekmeleri gerekiyordu. Tabi bu bana göre böyleydi. Bakışlarımı Ferit’in cesedinden alarak Arel’e baktım. Bakışları şaheserinin üzerindeydi. Elaları fazla soğuk bakıyordu. Kişi cinayet işlediğinde ya haz duyarak bakardı ya da pişmanlık içinde; bu iki duyguda Arel’in bakışlarında yer almıyordu. Soğuk bakışları beni bulmuştu. Sebepsiz yere yutkunmama sebep olmuştu. Galiba bu cani adam beni de öldürecekti. Ondan korkmuyordum ama şimdi ölmemem gerekiyordu. İntikamımı almadan ölemezdim. Sebepsizce titreyen dudaklarımdan “Be-Beni de öldürecek misin?” cümlesi çıktı. Arel cevap vermek yerine bir süre bakışlarını üzerimde gezindirdi. Ahmak adam, konuşsana! Ben bakışlardan anlamam! Arel bir anda oturduğu yerden kalkarak elinde tuttuğu silahla birlikte bana doğru adım atmaya başladı. Attığı her adımda ölümün getirdiği soğukluğu da kendisiyle getiriyor gibiydi. Vücudum terlemeye başladı. Bu çok tuhaftı çünkü kasım ayının son günlerindeydik. Hava soğuktu ama ben ecel terleri döküyordum. Tabi bunu dışarıya yansıtmamaya çalışıyordum. Teyzem bana hep güçlü durmam gerektiğini söylemiştir. Hatta “Eğer bir gün öldürülürsen celladının karşısında boyun eğme ki ölümünden haz almasın,” derdi. Söylediği gibi de yapıyordum. Gözyaşlarım gibi korkularımı da içime atmaya çalışıyordum... Arel’in adım sesleri kesilince başımı hafifçe arkaya çevirdim. Vanilya kokusunun yoğun olduğu bedeni yanımdaydı. Sandalyemi hafifçe kendine doğru çevirerek eğildi. Silahın namlusunu boynumda gezindirmeye başladı. Namlunun soğukluğunu tüm benliğimle boynumda hissediyordum. Bakışlarım masada oturan diğer kişilere kaydığında hepsinin sessizce bizi izlediklerini gördüm. Bunlar ahmak mıydı? Hey! Lan, ortağınız öldürüldü; bu ne rahatlık? İnsan bir sebebini sorardı. Bunlar ise sanki sinemadalarmış gibi Ferit’in ölümünü izlediler. Şimdi ise beni izliyorlardı. Arel kulağıma yaklaşarak fısıldayarak, “Seni neden öldüreyim ki? Saydığım üç saygısızlığı da yapmış olamazsan sonuçta yeni geldin. Ama Yaparsan da sonucu bundan beter olur,” dedi. Geri zekalı herif! Çeksene silahı, ne dram yapıyorsun o zaman? Arel silahı boynumdan çekerek koltuğuna oturmaya gitti. Aklınca bana göz dağı veriyordu. “Cesedi götürün gözümün önünden,” sesi gayet sakin çıkıyordu. Adamlardan birkaçı gelerek Ferit’in cesedini koltuğuyla birlikte odadan çıkarttılar. Bakışlarım Arel’i buldu. Elindeki silahı masanın üzerine bırakarak ellerini masada birleştirdi. “Evet nerede kalmıştık?” diye sordu. Dağılan saçları gümüşten maskesine bir tutam gelmişti. Bu adam harbi rahattı. “Senin için hayatta önemli olan şeyleri sayıyordun,” bu cevabı yanımda oturan kızıl saçların sahibi Efsun vermişti. Arel’in bakışları beni bulurken iğneleyici biçimde “Anladın mı?” diye sordu. Aklınca yine uyarıyordu beni. "Arel çok korktum lütfen bana zarar verme" dememi mi bekliyordu? Beni de herkes gibi ölümden korkan biri sanıyordu. Tanımadığı biri için yargıya varmak kolaydı. İnsanoğlu hep böyleydi. Görmeden konuşurlardı. Tanımadan yargılarlardı. Arel beni tanımıyordu ama yarım ay çilliyi tanıyordu. Çilli pamuk gibiydi. Korkardı... Karanlıktan, acıdan, her şeyden korkardı. Yarım ayda çilli gibi ölmüş müydü yoksa içinde hala yaşayan bir tarafı var mıydı? Bu sorumun cevabını öğrensem bile bir şeyler değişmeyecekti. Çünkü çilli o gece ailesi ile birlikte ölmüştü, Arya doğmuştu. Karşısında oturan kızın Arya değil de yıllar önce çilli lakabını taktığı, öldü bildiği kız olduğunu bilseydi bakışları böyle buz gibi mi olurdu yoksa yumuşak…