13 🩺🪖
Yazar: Rabia Kaya

"Sahi nedir sevmek; Bir muma ateş olmak mı, Yoksa yanan ateşe dokunmak mı? (Şems-i Tebrizi) Sabah hastaneye girdiğim andan itibaren neredeyse başımı kaldıracak fırsat bulamamıştım. Diğer günlere nazaran bugün ki yoğunluk her zamankinden fazlaydı. Sürekli ateşi çıkan çocukları kontrol ediyor, reçetelerini düzenliyor, hemşirelerin getirdiği sonuçlara tek tek bakıyordum. Koridorda yürürken sürekli birileri beni durduruyor, yeni bir hastanın geldiğini söylüyordu. Günün nasıl geçtiğini anlamadan öğle saatine kadar gelmiştim. Bir okulun kantinindeki zehirlenme vakası yüzünden etraf epey kalabalıktı. Masama döndüğümde sandalyesine oturup birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattım. Başımı sandalyenin arkasına yaslayıp derin bir nefes aldım. Tam o sırada telefonum çaldı. Ekranda Sezay’ın adını görünce yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Aramayı açtığımda onun sesini duymak, bütün sabahın telaşından sonra bana iyi geldi. “Uyandın mı?” diye sordum. “Uyandım,” dedi gülerek. “Hatta kahvemi bile yaptım. Sen nasılsın?” Asık ve yorgun bir yüz ifadesiyle “Ben mi? Burada nefes almaya çalışıyorum," dedim. Sezay’ın kahkahası telefondan bile duyuluyordu. “O zaman öğle yemeğini sakın atlama.” Kaşlarımı çattım ve “Sen de evde oturup bana emir verme," diyerek tatlı tatlı kızdım. “Ben senin kocanım. Emir vermek görev tanımımda var," dedi Sezay. Keyfi yerinde ve deniz mavisi gözleri bana bakıyordu. İşte lodostan daha etkili bir şey varsa o da Sezay'ın bakışlarıydı. Gülerek başımı iki yana salladım. “Çok özlemişim seninle böyle konuşmayı.” Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sonra sesi yumuşadı. “Ben de seni özledim.” İçimde bir sıcaklık yayıldı. Birkaç dakika daha konuştuk. Evde neler yaptığını, Bal’ın sabah yine bahçeyi birbirine katıp katmadığını anlattı. Ben de hastanede yaşadığım birkaç küçük olayı anlattım. Konuşmanın sonunda kendimi çok daha iyi hissediyordum. Tam telefonu masaya bırakacaktım ki kapım iki kez tıklandı. “Gir.” Kapı açıldığında karşımdaki kişiyi görünce yüzümdeki gülümseme yavaşça kayboldu. Samet’ti. “Rahatsız etmiyorum umarım,” dedi. “Hayır,” dedim kısa bir cevapla. “Bir şey mi oldu?” Samet kapının yanında birkaç saniye durduktan sonra içeri girdi. Yüzünde alışık olduğum o sakin ifade vardı ama bakışlarında başka bir şey seziliyordu. “Akşam üzeri için bir planın var mı?” diye sordu. Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Neden?” “Geçen sefer yarım kalan bir konuşmamız vardı. Eğer uygunsan, bu kez hastane dışında konuşalım istiyorum.” Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Son zamanlarda attığı mesajlar hâlâ aklımdaydı. Şimdi karşıma geçip bir de böyle bir teklif sunması içimde yeniden huzursuzluk oluşturmuştu. “Samet Bey,” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak, “benim akşam için bir planım olabilir.” “Sezay mı?” diye sordu. Adını onun ağzından duymamla birlikte yüzündeki ifadeye dikkat kesildim. Birkaç saniye sessiz kaldım. “Evet,” dedim. “Eşim.” Samet başını hafifçe salladı. “Anladım.” Ama bakışları, söylediği kelimeden çok daha fazlasını anlatıyordu. “Yine de teklifimi düşünmeni isterim,” dedi. “Sadece bir kahve. Başka bir şey değil.” Sandalyemde biraz daha dik oturdum. “Düşünürüm,” dedim ama cevabımın ne olacağını ikimiz de biliyorduk. Samet kapıya yöneldi. Çıkmadan önce bir kez daha bana baktı. “Akşam üzeri müsait olursan haber ver.” Kapı kapandığında birkaç saniye öylece kaldım. Telefonumu tekrar elime aldım. Ekranda hâlâ Sezay’ın konuşmamızdan kalan adı duruyordu. İçimden derin bir nefes geçirdim. Samet’in teklifinden çok, Sezay’ın sesini duyduktan birkaç dakika sonra böyle bir şey yaşamış olmak canımı sıkmıştı. Telefonu masaya bıraktım ve kendime sessizce fısıldadım. “Benim zaten gitmek istediğim bir yer var.” Samet’in odadan çıkmasının üzerinden çok geçmeden şakaklarımda tanıdık bir ağrı başladı. Önce hafif bir zonklamaydı ama dakikalar geçtikçe gözlerimin arkasına kadar yayılan o baskıyı hissetmeye başladım. Elimi alnıma götürüp birkaç saniye gözlerimi kapattım. Son günlerde yaşadığım gerginliğin de etkisiyle migreni…