11🪖🩺
Yazar: Rabia Kaya

"Ev bazen birine yaslandığında huzuru hissettiğin yerdir." İKBAL KARAKAYA - Bazı yaralar insanın teninde görünmezdi. Dokunamazdınız onlara. Bandaj saramaz, ilaç veremezdiniz. Sadece insanın içine yerleşirlerdi. Benimki de öyleydi. Aylar geçmişti ama bazı sabahlar hâlâ aynı güne uyanıyordum. İnsanların yüzüme bakışlarını, fısıltılarını, yanımdan geçerken bir an duraksamalarını unutamıyordum. Kimse açıkça bir şey söylemese de o bakışların ne anlama geldiğini kendime fazlasıyla anlatıyordum. Bu yüzden zamanla daha az konuşmaya, daha çok susmaya başlamıştım. Kalabalıkların içinde bile kendimi yalnız hissettiğim günler olmuştu. En çok da yemek konusunda değişmiştim. Masaya oturduğumda tabağıma ne koyduğumu, ne kadar yediğimi, saat kaçta yediğimi düşünmeden edemiyordum. Sanki hâlâ karnımda bir bebeğim varmış gibi davranıyordum. Bir lokmayı bile ağzıma götürmeden önce içimden hesaplıyor, bazı şeylerden özellikle uzak duruyor, bazen de neden böyle yaptığımı kendime bile açıklayamıyordum. Bunun artık bir alışkanlığa dönüştüğünü fark etmemiştim. Ta ki Sezay karşıma oturup beni sessizce izleyene kadar. O sabah kahvaltıyı birlikte hazırlıyorduk. Ben ekmeği keserken elim bir an durdu. Tabağına uzattığı peynirden kendime almadım. Sezay hiçbir şey söylemeden bana baktı. Sonra gözleri sofradaki tabağıma, ardından tekrar yüzüme çıktı. “İkbal,” dedi, sesi her zamankinden daha yumuşaktı. “Sen neden böyle yapıyorsun?” Elimdeki bıçağı bıraktım. “Nasıl?” diye sordum, sanki neyi kastettiğini gerçekten bilmiyormuşum gibi. Sezay birkaç saniye sustu. “Sanki hâlâ…” Cümlesini tamamlayamadı. Benimse o iki kelimeyi duymam bile yetmişti. “Bebeğim için dikkat ediyorum,” dedim. Sezay’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözlerini benden ayırmadan sandalyesinden doğruldu. “İkbal…” dedi yalnızca. Sesindeki şaşkınlığı duyabiliyordum. Ben ise artık kendimi tutamıyordum. “Ne var?” diye sordum, sesim titreyerek. “Ben onu unutmadım ki.” Gözlerim doldu. “Herkes unutmuş gibi davranıyor. Sanki hiç olmamış gibi. Ama ben unutmadım, Sezay. Ben hâlâ…” Cümlemin devamı boğazımda düğümlendi. Sezay bir şey söylemek yerine yanıma geldi. Beni kollarının arasına aldığında önce direnmedim, sonra bütün gücümü ona bıraktım. Göğsüne yaslandığımda aylardır içimde taşıdığım o ağırlık yeniden çözüldü. “Tamam,” dedi saçlarımı okşarken. “Hiçbir şeyi unutmak zorunda değilsin.” Başımı göğsüne daha çok gömdüm. “Ama artık bunu tek başına taşımayacaksın.” O an cevap veremedim. Sadece kollarımı beline doladım. Sezay’ın kalp atışlarını dinlerken ilk defa uzun zamandır içimdeki o korkunun biraz olsun sustuğunu hissettim. Kahvaltının ardından Sezay üstünü değiştirmek için odaya geçtiğinde ben yine kendimi çocuk odasının önünde buldum. Bunu ne zaman yaptığımı, neden her seferinde ayaklarımın beni buraya getirdiğini artık sorgulamıyordum. Kapıyı yavaşça araladım ve içeri girdim. Oda hâlâ aynıydı. Tertemiz, sessiz ve olması gerekenden fazla düzenliydi. Raflardaki oyuncaklara, duvardaki küçük süslere, boş beşiğe baktıkça içimde garip bir sıcaklık oluşuyordu. Sanki birazdan ağlama sesi duyacak, birazdan küçücük eller bana uzanacakmış gibi hissediyordum. Beşiğin yanına oturup elimle kenarını okşadım. “Bugün baban da bizimle kahvaltı yaptı,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Sen olsaydın yine onun tabağından bir şeyler isterdin, değil mi?” Birkaç saniye sustum. Gözlerimi beşiğin içine çevirdim. “Ben yine dikkat ettim yediklerime. Senin için dikkat ediyorum.” Bunu söylerken boğazım düğümlense de devam ettim. Bazen onun gerçekten beni duyduğuna inanmak, yaşadığım gerçeği kabul etmekten daha kolay geliyordu. “Biliyor musun, seni hâlâ çok özlüyorum. İnsanlar zaman geçince alışılır sanıyor. Ama ben alışmak istemiyorum.” Elimi karnımın üzerine koydum. O hareketi artık düşünmeden yapıyordum. “Sen hâlâ buradasın gibi geliyor bana,” diye fısıldadım. “Bazen öyle gerçek hissediyorum ki…” Cümlemin devamını getiremedim. Gözlerim doldu. Başımı eğip birkaç kez derin nefes aldım. “Keşke,” diyebildim yalnızca. “Keşke gerçekt…