10. BÖLÜM
Yazar: Rabia Kaya

“Zaferle dönenlerin de, kaybettikleri vardır.” SEZAY KARAKAYA - BİRKAÇ AY SONRA İZMİR'E DÖNÜŞ Onlar Barut Timi’ydi… Sessizce her biri birbirinin üzerine siper olan, canlarını vatanları uğruna ortaya koymaktan bir an bile çekinmeyen cesur askerlerdi. Aynı gökyüzünün altında, aynı bayrağın gölgesinde omuz omuza yürümüş; korkuyu birbirlerinin gözlerinde görseler bile birbirlerine hissettirmemeyi öğrenmişlerdi. Onlar için geride kalan yalnızca bir görev değildi. Her operasyonda biraz daha birbirlerine bağlanıyor, her dönüşte yanlarında bir diğerinin sağ salim olduğunu görmenin huzurunu yaşıyorlardı. Kimi zaman bir kurşunun önüne geçiyor, kimi zaman tek bir bakışla birbirlerini anlıyor, kimi zaman da ölümün kıyısından döndükten sonra aynı araçta birbirlerine takılıp kahkahalar atıyorlardı. Çünkü onlar yalnızca silah arkadaşları değildi. Birbirlerinin ailesiydiler. Savaşın ortasında birbirlerine nefes, karanlığın içinde birbirlerine ışık oldular. Her biri, diğerinin eve dönebilmesi için kendi hayatını ortaya koyabilecek kadar bağlıydı. Ve belki de onları asıl güçlü yapan şey, korkusuz olmaları değildi. Korkuya rağmen birbirlerinin yanında durmalarıydı. Barut kokusunun üzerlerine sindiği, gecelerin uykusuz, yolların uzun olduğu o günlerde tek bir şey değişmedi: Hiçbiri diğerini geride bırakmadı. Çünkü onlar Barut Timi’ydi… Ve zaferle döndükleri her operasyonda, geride bıraktıkları şey yalnızca savaş değildi. Kıbrıs’tan ayrılacağımız sabah üs, her zamankinden daha sessizdi. Aylarca aynı havayı soluduğum, aynı insanlarla aynı sofraya oturduğum, aynı tehlikenin içine birlikte girdiğim o yerde bugün farklı bir hava vardı. Çantalarımız hazırdı. Araçlar sırayla hareket etmek için beklerken herkes birbirine son kez sarılıyor, omuzlarına dokunuyor, birkaç kelimeyle vedalaşıyordu. Sefa yanıma gelip elini uzattı. Elini sıktığımda yüzünde alışık olduğum o muzip gülümseme vardı. “Yüzbaşım, artık biraz da şu aile hayatının tadını çıkarın.” Gülümsedim. “Sen önce kendi hayatını düzene sok, sonra bana akıl verirsin.” “Benim hayatım gayet düzenli.” Gülay hemen arkamızdan seslendi. “Senin düzen dediğin şey, odanda üç haftadır duran botların hâlâ aynı yerde olmasıysa evet, çok düzenlisin.” Herkes güldü. Aylar boyunca özlediğim o seslerdi bunlar. Deniz gelip omzuma vurdu. “Komutanım, İzmir’e varınca bizi unutmayın.” “Unutursam beni ararsınız.” “Ararız da siz hanımla baş başa kalınca telefonlara bakar mısınız, orası meçhul.” “Deniz.” “Emredersiniz komutanım.” Kahkahalar arasında tek tek vedalaştık. Fuat kolundaki yaranın artık yalnızca ince bir iz bıraktığını gösterirken, Güray yine arabasından bahsediyor, Hakan ise eve vardığında ilk iş ne yiyeceğini anlatıyordu. Sarp biraz daha geride durmuş, diğerlerini izliyordu. Yanına gittiğimde bana baktı. “Görüşürüz, Sarp.” “Görüşürüz, komutanım.” Elini sıktım. “Dikkat et kendine.” “Sen de.” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra birbirimize başımızla selam verip ayrıldık. Aylar boyunca aynı insanlarla yan yana yürümüş, aynı sofraya oturmuş, aynı tehlikenin içine birlikte girmiştik. Şimdi herkes kendi hayatına, kendi evine dönecekti. Benimse aklımda tek bir kişi vardı. İkbal. Havaalanına ulaştığımızda üzerimdeki askeri çantanın ağırlığını omzumda hissediyordum ama zihnimde taşıdığım özlem ondan çok daha ağırdı. Bilet işlemlerimizi tamamlayıp uçağa geçtiğimizde pencere kenarındaki koltuğuma oturdum. Çantamı ayaklarımın yanına bıraktım ve başımı koltuğa yasladım. Uçak pistte ilerlerken camdan dışarı baktım. Kıbrıs’ın geride kalan görüntülerini izledim. Aylar boyunca görev yaptığım topraklar yavaş yavaş uzaklaşırken içimde garip bir his oluştu. Bir yanım rahatlıyordu. Diğer yanım ise geride bıraktığım her şeyi düşünüyordu. Uçak havalandığında derin bir nefes aldım. Artık İzmir’e gidiyordum. Telefonumu uçuş moduna almadan önce ekranı açtım. İkbal’le olan konuşmalarımıza baktım. Aylar boyunca birbirimize attığımız mesajlar, kısa telefon görüşmeleri, onun “Kendine dikkat et,” diye başlayan cümleleri… Parmağım ekranda onun adı…