BÖLÜM 6 / DÜŞ
Yazar: Emre Ulcay

Karanlık. Hayatı boyunca belki de herkesin en çok korktuğu şey değil midir? Bazen evde otururken bir anda elektrikler gider ve karanlıkta kaldığı ilk an bir korku kaplar insanının içini. Ya da bir gece yarısı sokakta yürürken elektrik direğinin olmadığı bir sokaktan geçtiğinizde, biri arkanızdan geliyormuş gibi hissedersiniz. Hep korkutur karanlık insanı. Ama unuttuğunuz bir şey var, aslında insan karanlıktan korkmaz, o karanlığın içinden gelebilecek tehlikeler huzursuz eder... İşte şimdi her yer kapkaranlık... Ceylin’in görebildiği tek şey, her yeri saran alabildiğine bir karanlıktı. Ne bir ses ne bir ışık ne de bir hayat emaresi vardı çevresinde. Nereye dönerse dönsün, her yer birbirinin aynısıydı; boş, sessiz ve umarsız. Zifiri karanlık, adeta canlı bir varlık gibi etrafını sarmış, onu içine hapsetmek istercesine ağır ağır üzerine çöküyordu. Gece gibi yoğun, dipsiz bir kuyu gibi derin ve kaçışı olmayan bir tutsaklık hissi… Ceylin gözlerini kapattı. Derin birkaç nefes alarak kendine zaman tanımaya çalıştı. İçten içe bir umutla fısıldadı kendine: Gözlerimi açınca her şey geçecek… Ben yine yatağımda olacağım… Gerçeklikten kaçmak, sadece birkaç düşünce uzağındaymış gibi geliyordu ona. Ve Ceylin, bir süreliğine bile olsa bu yalana tutunmanın, karanlığın ağırlığından daha katlanılır olduğunu hissetti. Kendine tanıdığı zamanın dolduğunu, uzaktan gelen ince bir fısıltıyla anladı. Gözlerini hızla açtı ve sesin geldiği yöne çevirdi bakışlarını. Fakat karşısında yine sadece karanlık vardı. Şekilsiz ve uçsuz bucaksız... Bulunduğu yer, dünyanın ve zamanın dışında bir boşlukmuş gibi hissettiriyordu. Sanki varlığı sadece bu boşluğun içinde şekillenmişti. Ceylin yavaşça yere çöktü. Kalçasının altındaki zeminin yumuşaklığını hissettiği anda şaşkınlıkla duraksadı. Sanki kuş tüyünden yapılmış bir koltukta oturuyormuş gibiydi... Elbette, gerçekte böyle bir koltuğun var olup olmadığını bilmiyordu; ama hissettiği yumuşaklığı tarif edecek başka bir kelime de bulamıyordu zihninde. Az önce ayakta dururken hissettiği sert zemin, şimdi yok olmuş gibiydi. Yere oturduğu anda, etrafındaki bu yumuşaklık daha da belirginleşmişti. Karanlığın içinde, yerçekimi bile hafiflemiş gibiydi sanki; bir boşlukta, bilinmeyen bir yere doğru usulca sürükleniyordu. Yere oturduktan sonra, sonsuz karanlığın içinde beklemeye başladı. Az önce duyduğu ses tekrarlanana kadar bekleyeceğine dair söz verdi kendine. Gözleri karanlığa alışmalıydı belki, ama zaman ilerledikçe fark etti ki, zifiri karanlığa alışmak mümkün değildi. Karanlık, insanın üstüne bir yük gibi çöküyor, onu bastırıyor, nefesini bile ağırlaştırıyordu. En ufak bir ışık kırıntısı bile yoktu ki bu karanlığı yumuşatsın, gözlerine bir dayanak sunsun. Dakikalar, belki saatler akıp gitti, zaman kavramı silikleşti. Ceylin, karanlığın koynunda, uyanık kalmaya çalışarak bekledi. Ama sonunda, yorgunlukla baş edemeyip ağır bir uykuya yenik düştü. Ve karanlık, onu usulca içine çekmeye devam etti. “Ceylin, uyan. Ceylinn!” Kulağına çalınan belli belirsiz ses ile göz kapaklarını yavaş yavaş açtı. Gözlerini ovaladı kendine gelmek için. Derin bir nefes alıp etrafına baktı. Karanlığın ortasındaydı yine. Fakat bu defa sol tarafından ince bir ışık hüzmesi yayıldı etrafa. Ayağa kalkıp sola doğru döndü. Birkaç adım attı ışığa doğru. Önünde süzülen beyazlık, gözlerini anında kamaştırdı. Yoğun aydınlık, karanlıkta uzun süre kalmış gözlerine yabancı, neredeyse saldırgan bir his veriyordu. Gözlerini kısarak ilerledi; ışığa alışabilmeleri için onlara zaman tanıdı. Her adımda, karanlığın içinden doğan bu yabancı parıltının gerçekliğine biraz daha ikna oldu. Ve Ceylin, her ne kadar yabancı gelse de o ışığın içine yürümeye devam etti. Gözleri yavaş yavaş aydınlığa alışmaya başladığında ışığın ortasında duran birinin varlığı dikkatini çekti. Sırtı Ceylin’e dönük, yaklaşık 1.80 boylarında birisi dikiliyordu birkaç metre ötesinde. Adam mı yoksa kadın mı olduğunu çıkartamıyordu çünkü üzerinde bir kapüşonlu hırka vardı ve kapüşonunu başına geçi…