2. KARŞILAŞMA
Yazar: Emre Ulcay

Zaman hepimiz için durmaksızın ilerler. Ne yaşamış olursak olalım, zamanı durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. Ya hayata devam etmeyi ya da zamanın içinde kaybolmayı seçmeliyizdir... O gün yaşananların üzerinden tam bir ay geçmişti. Şehir, sanki hiçbir şey olmamış gibi yavaş yavaş eski ritmine kavuşmuştu. İnsanlar için hayat, günden güne normale dönüyordu. Ceylin’in yaptığı paylaşım, ilk başta büyük bir merak ve heyecanla karşılanmıştı; birkaç gün boyunca konuşulmuş, tartışılmıştı. Ancak kimse gerçek cevapları bulmak için çaba göstermedi. Merak yerini ilgisizliğe bırakmış, zamanın örttüğü diğer sırlar gibi bu olay da unutulmaya yüz tutmuştu. Günler akıp giderken insanlar hayatlarına kaldıkları yerden devam etti. Ama Ceylin için zaman aynı hızla ilerlememişti. O gün yaşadıkları, zihnine kazınmış bir yara gibi, hâlâ taptazeydi. Her sabah, her gece, o anların izleri, aklında yeniden canlanıyor; unutmaktan ziyade, hafızasında derinleşiyordu. Bu kadar çok düşündüğü için çoğu zaman kendine kızsa da düşünmeyi bırakacak olduğu anlarda da kendine kızıyordu. Ortada cevaplanması gereken sorular varken hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmek kendine ihanet etmekmiş gibi hissediyordu. Bu konuya bu kadar takılmış olmasının bir sebebi de adamla karşılaştıktan sonra rüyalarının kesilmiş olmasıydı. “Görmem gereken gerçek bu muydu?” diye düşünmekten vazgeçiremiyordu kendini. Geçen zaman zarfında Ceylin, o adama ulaşmak için elinden geleni yaptı. Defalarca farklı yollar denedi, iz sürdü, bilgi topladı. Ancak en başından beri tahmin ettiği gibi, bir aristokrata doğrudan ulaşmak neredeyse imkânsızdı. İlk günlerin yarattığı merak ve heyecan zamanla sönmüş, bir aristokratın enerjisinin bitmiş olması gibi olağanüstü bir olay bile insanlar arasındaki önemini kaybetmişti. Ceylin, bu gerçekle yüzleştiğinde, yalnız başına bir şeyleri değiştiremeyeceğini acı bir şekilde kabullendi. Platformda birkaç kişi konu hakkında ona ulaşmış, sorular sormuş, teoriler üretmişti. Ama tüm bu çabalar sadece yazılı mesajlar düzeyinde kalmıştı. Konuşmalar, yorumlar ve tartışmalar, Fanus'un durağan yapısının içinde eriyip gitmişti. Ceylin, yalnız kalmıştı. Ama aklındaki sorular hâlâ yanıt bekliyordu. Ve içindeki o ses, hâlâ susmuyordu. Peşini bırakmak istemese de bir noktadan sonra elinde koca bir sıfır olması ve daha fazla soru işareti ile karşılaşmak Ceylin’i yıpratmıştı. Hayatına devam etmekten ve olanları unutmaktan başka bir seçeneği kalmadığı noktada hayatın onun için yaptığı planlar işlemeye başlamıştı… O sabah, her zaman olduğu gibi kafede işler yoğundu. Ceylin ve Ekin, gelen giden müşterilerle ilgileniyordu. Ceylin, ön terasta oturan orta yaşlı bir hanımefendinin siparişini almış, içeri dönmek üzereydi ki, gözleri bir anda kapıdan giren iki kişiye takıldı. O an kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözlerinin önünde duran adamı ilk bakışta tanımıştı. Yanında bir kadın vardı; birlikte ağır adımlarla içeri girdiler ve köşedeki masaya yöneldiler. Adamın yüzü, Ceylin’in hafızasında o kadar derin bir iz bırakmıştı ki, onu unutması imkânsızdı. Şimdi karşısındaydı ve gerçekti. Ceylin olduğu yerde adeta donup kalmıştı. Beyni ona, gözlerini başka bir yöne çevirirse adamın kaybolacağına dair mantıksız ama güçlü bir korku fısıldıyordu. Gözlerini kırpmadan izliyordu ikiliyi. Ne kadar süre böyle kaldığını bilmiyordu, ta ki Ekin’in omzuna dokunmasıyla irkildiğinde durumun farkına vardı. Ekin, onun donuk bakışlarını takip etti, ardından hafifçe eğilerek endişeyle sordu. “Ceylin, bir sorun mu var?” Ekin’in sesi Ceylin’i anlık da olsa bulunduğu yerden çekip aldı. Ancak Ceylin’in kalbi, gördüklerinin yarattığı fırtınayı henüz durdurabilmiş değildi. Yanıt vermesi gerekiyordu ama kelimeler dilinin ucunda donup kalmıştı. “Bir sorun yok.” dermişçesine kafasını iki yana sallayarak Ekin’i geçiştirdi. Aldığı cevaptan tatmin olmadığı genç adamın yüzünden belli olsa da konuyu üstelemedi. “ Sen diğer siparişleri hallet ben masayla ilgilenirim,” diyerek Ekin’i içeriye yönlend…