10.Dikenli Sır
Yazar: Su

Hozier–Arsonist’s Lullabye Huzurum her zaman ardımda bıraktığım küllere bağlıydı. 10.Bölüm Dikenli Sır Öfke, bedene ait zincirlerin içinde hapsolduğu sürece, anahtarının sahibi gelene dek dinmez. Sonbahar güneşi odayı aydınlatırken Gökalp, etrafı pembe tonlarla çevrili aynanın karşısında dikiliyordu. Duştan yeni çıkmış, ıslak saçlarını eliyle geriye doğru tararken saç uçlarından sıçrayan sular etrafa dağılıyordu. Lacivert kazağını siyah, bol kotunun içine yerleştirip yakalarını düzeltti. Bakışları dağınık yatağın üzerine atılmış yeşil ayıcığa takılınca tek kaşını hafifçe kaldırdı. Ardından ellerini cebine atıp bakışlarını duştan yeni çıkan Begüm'e çevirdi. Begüm, kumral saçlarının bir tutamını dalgalar hâlinde omzunun önüne bırakmış, geri kalanını ardına atmıştı. Papatya desenli uzun eteğinin üzerine dar, siyah bir kazak giymişti. Yeşil gözlerle Gökalp'e baktı. Gökalp gözlerini kapıya çevirdi. Birkaç adım ilerledikten sonra tam kapının önünde durup elini geriye doğru uzattı. Saniyeler geçmeden Begüm, kendisine uzatılan eli tuttu. Gökalp yürümeye başladığında o da adımlarını onunkine uydurarak bir adım gerisinden ilerledi. “Böyle neden rahatsın?” diye sordu Begüm, derin bir nefes alıp her şeyi Gökalp'e bırakarak. Gökalp cevap vermedi. Merdivenlerden inerken yüzündeki sakinlik, dedesinin yıllardır taşıdığı o ağır sükûneti andırıyordu. Fakat bu sabah odadan çıkan yalnızca Gökalp değildi. Şu an içindeki ruh, Kenan Gönük'tü. Begüm'ün sesi yeniden duyuldu. “Acaba elimi tutmasan mı?” Gökalp adımlarını yavaşlatmadan, ağır ve kendinden emin bir sesle cevap verdi: “Karım'sın. Yalan da olsa, sahte de olsa… karımsın.” Begüm, içli bir of çekerken Gökalp yan gözlerle ona bakıp durdu. Begüm ise ifadesiz yüzüyle Gökalp’in çehresini inceledi. Düz yüz hatları ve sivri burnuyla ağır abi havasına sahip bir adam gibi görünüyordu. Gerçi öyleydi de. Mahallede büyümüş, oto yıkama işleten bir usta… Ve bir çok çocuğun abisi. Begüm başını iki yana sallayarak cevap bekledi. Gökalp ise önüne dönüp derin bir nefes aldı ve yürümeye devam etti. Gözlerini yalnızca merdiven basamaklarına indiriyordu. Bu evin her köşesinde anılar birikmişken, o anıların arasında gezinmek istemiyordu. Bedeni iriydi belki ama içinde hâlâ küçük bir çocuğun yaralı kalbini taşıyordu. Gözleri etrafa bakarsa öfkesi harlanırdı. Öfkesi harlanırsa da Kenan olmaktan çıkar, kendisini bile tanıyamadığı bir adama dönüşürdü. Gökalp olmaktan bile korkuyordu artık. Kendi öfkesinden korkan bir adamdan her şey beklenirdi. Anıları zihninden defetmeye, kafasının içinde yankılanan sesleri susturmaya çalıştı. Alt dudağını dişlerinin arasında sıkıştırdı ve merdivenin son basamağını da geçerek salona doğru ilerledi. Geniş salonun sağ tarafında bulunan koltuk takımına baktı. Baş köşedeki sarı koltuk, kenarları işlemeli sert ahşapla çevrelenmişti. Yaman’ın tahtlarından biriydi bu. Bakışlarını hemen oradan çekti. Gözleri, yemek masasında oturan Almira ve Mahir’e kaydı. Kaşlarını hafifçe çatarak, belli etmeden etrafı süzdü. Yaman yoktu. Bunu önemsememeye çalıştı ama başaramadı. Begüm’ün elini daha sıkı kavrayarak masaya doğru ilerledi. Masaya baktığında, karşısında maskelerle kaplı insan yüzleri görüyordu. Bu evdeki her şey sahteydi. Yalnızca sahte olmakla da kalmıyor, yalanı ve dolanı da duvarlarının arasına hapsediyordu. Gökalp, o evin içinde attığı her adımda geçmişin biraz daha içine çekildiğini hissediyordu. Masanın üzerindeki kahvaltılara baktı, buna alışık değildi, bu kadar ziyafetle doymazdı o. Ona iki üç güven dolu dost, bir kaç simit ve çay yeterli olurdu. Ama unutmadı; gözlerinin önüne o ismi kazıdı... Kenan Gönük. Yüzüne kazıdığı sahte gülümseme ile yaklaşıp, "Günaydınlar." demişti. Almira sert bakışlarıyla Begüm'e ve Gökalp'e umursamazca bakarken Mahir'in yüzünde saçma bir sırıtış bulunuyordu. Bu olaylar Mahir'i eğlendiriyor gibiydi. Begüm'ün dediği gibi hiç bir şeyi ciddiye almayan biriydi, Mahir. Bu Gökalp'in işine gelirdi. Mahir, "Günaydın damat." demişti ağzına bir dilim peynir atarken. "…