hiçin umuduyla her şeyin umutsuzluğu
3-mürekkep lekeli kitaplar
Yazar: bizâr

"Kendi hayatımız zar zor kavranılabilir görünürken, ötekilerin hayatı nasıl tahayyül edilebilir?" -cioran • İmza günleri benim için her zaman sohbet etmenin bahanesi olmuştur. Elimde kitap, kim olduğunun bir önemi olmadığı yazarın sırasında, ucunda ona ulaşmak ve parmaklarım arasında sıkı sıkı tuttuğum karakterleri herkesten iyi tanıyan o yaratıcıya birkaç soru sormak için heyecanlı bekleyiş... Fazla zaman yoktur ama yine de acele etmez, olabildiğince konuşmaya çalışır, cevaplar vermek için o da sabırsızdır. Olanca yavaşlıkla sayfaya bir mürekkep izi bırakır. Kendi imzalarım için başlarda heyecan duyuyorduysam, sebebi bu anlardı. Şimdilerde ise bizi bir odaya çağırıyor ve yüzlerce kitabı imzalamamızı istiyorlar, böylece insanlar mürekkep lekeli kitapları satın alabilsin. Neredeydi sabırsızca beklenen sıranın ucundaki o birkaç soruya alınan cevap? Sohbetlere ne oldu? Tüm kitapta kelimelerim varken imzamın bir sayfada olmasının ne önemi vardı ki? Bu yüzden, artık imza günlerini de sevmiyordum. Gelen ve gidenler sorular sormak için orada değiller, lekeye sahip olma arzusuyla bekliyorlar artık. Ve tabii, yargılamak için... Gülümsemediğim her an suratsızım ve de ilgisiz. "Güzel bir uyku çektiğini düşünüyorum, sakın cevap verme. İnsanlara gülümsüyor, bize mantıksız gelen şeyleri sorgulamıyor ve müşteri memnuniyetini ön planda tutuyoruz, değil mi Menesciğim?" Yayıncımın geleneksel olarak her imza gününden önce, ki bu çok sık yaşanmıyordu, yaptığı bir konuşmaydı. "Kesinlikle haklısın. Somurtmuyoruz, bak burası önemli, kimseyi sahtelikle suçlamıyoruz. Herkes orada kitapları sevdiği için var. Unutma bunu. Unuttuğum bir şey var mı? Ah, evet. Sakın somurtma." "Bunu zaten söylemiştin." "Öyle mi? Gülümsemen gerektiğini de söylemiş miydim?" "Evet." "Ne söylemiştim hatırlatır mısın?" "Somurtmuyorum ve gülümsemeyi unutmuyorum. Anladım." "Çocuklar çok hızlı büyüyorlar." Telefonun öbür ucundan sahte bir burun çekme sesi geldi. Gözlerimi devirdim. "Az kalsın unutuyordum! Menes, hediyeleri teşekkürle kabul et." "Neden anaokulu çağında annesinden terbiye dersi alan çocuk gibi hissediyorum?" "Öyle olmuyor mu zaten?" Anlamıyordu. Neden çekilmez olduğumu anlamıyordu. Mürekkep lekeli kitapları neden sevmediğimi de anlamıyordu. Oysa kendi okuduklarımın kenarlarına notlar almayı her zaman çok sevmişimdir... Başımı bile kaldıramadığım bir hızla kitaplar masaya bırakılıyor, açılıyor, imzalanıyor, gülümsenip fotoğraf çekiliyor ve sıradaki gelirken sadece devam ediyoruz. Benim değil, asıl bunun çekilmez olduğunu nasıl anlamazdı? Birbirimizi anlayamıyorduk işte, önemli değil. Günün sonunda huysuzun tekiydim. Getirilen hediyeler masanın önünde yığın halini almış, tanımadığım birinin poşetlere doldurup kenara kaldırmasını izliyordum. "Bunu senin için yaptım." Masamın üzerine bir tuval bıraktı. İnsanların birbirine olan samimiyetlerine inanmıyordum ama sanata karşı duydukları bağlılığa saygı duyuyordum. Yine de, günün sonunda, sanatı anlayan ve seven, hisseden insanların nasıl böyle sahte olabildiğini merak ediyordum. Keşke sevgilerini tuvale döktüklerinde bunu bana getirmeseler. Onlarda kalmasını tercih ederdim. Kurduğum dünyanın üzerlerindeki etkilerini duymak benim için yeterliydi. Hediyelerle vakit geçirmeleri canımı sıkıyordu açıkçası. Bana bir şeyler versinler diye kitap yazmıyordum ki. Sevsinler gibi bir derdim de yoktu. Onlar için herhangi bir çabaya da girmiyordum. Yazıyordum işte. Bunları yüzlerine söylemiyorum tabii. Söyleyemeyeceğimden değil, yayıncım beni bir kenara çekerek haşlardı da ondan. Ama bir şeyler satın almayı kesseler keşke. Evimin bir köşesi tüm bu kar küreleri ve bileklikler ve kolyeler ile dolu. Zavallı Menesa... "Merhaba," dedi sıradaki genç kız. Gözlükleri yüzüne büyük geliyordu, benim gibi; saçları kulağının hemen altında biten açık bir sarıydı, benim gibi; yüzünde o kadar içten bir gülümseme vardı ki karşılık vermeden edemedim. Bu kısmın ise bana benzer bir yanı yoktu. İşte, sahteliğe ayak uyduruyorum, merhaba. Kıpır kıpırdı, parm…