hiçin umuduyla her şeyin umutsuzluğu
2-bir batma, bir darbe ve büyük bir soğuk
Yazar: bizâr

"İnsan hiçbir şey yapamaz; yeterince yükseğe çıkıp kendi hiçliğini seyretmek hariç." -cioran • Bugün yalan söylüyordum. Normalde Atlas hariç herkese, şimdiyse onun için. O çalışıyordu elbet ama eğer ortalarda dolanırsam yanıma gelecek vakitleri bulurmuş, öyle söyledi. Bu yüzden koridorlardayım yeniden, duvarlara bakıyorum; yeniden. Burası ıssız bir kattı, pek insana rastlamadığım haliyle görevlilerin de atladığı bir bölge. Sırtımı duvara vermiş, yerde oturuyordum. Dün geceden parmaklarıma yayılmış mürekkebin çatlaklarda yol izleyişini seyrediyordum. Atlas ne yapıyordu acaba? Yalanlarımı düşünüyordum. Var olmamayı düşünüyordum. Benden daha canlı olan bu otelde bir hayalet olduğuma inanıyordum. Aslında başından beri burada oturduğuma, bu otele bağlı olduğuma ve bir eve ait olamama hissinin bundan kaynaklandığına ikna oluyordum. Şimdi Atlas önümden geçecek ve beni görmeyecekti. Değil mi? Çünkü ben yoktum. Her şey hayaldi. Köşede bir kat arabası belirdi, arkasında da iki kadın. Siz onları Mürtice olarak tanıyorsunuz, ben henüz bilmiyorum. Beni göremeyeceklerine inanıyorum. Buna gerçekten inanıyordum. "Bugün kaç oda temizlenecek haberin var mı? Şansımıza birden otelimiz kıymete bindi de bu koridora bile insan düştü. Vay halimize! Az hızlı ittirsene şu aleti, amma oyalanıyorsun." "Ne oyalanması, hadi be oradan! Asıl kendine bak sen, mıy mıy mıy, odalarda bir oraya değdiriyorsun bezi bir şuraya. Utanmasan havada gezdireceksin sadece. Ağır bu alet ağır, al sen ittir." "Tekerlekli şeyi de ağır diye... Pes. Sen emekli mi olmak istiyorsun doğruyu söyle?" "Ne emeklisi be! Gencim ben daha." "Hıhı, onu şu arabaya anlat. Ay, vallaha korktum! Kızım ne yapıyorsun yerde?" "Hanımefendi diyecekti! Bir şey mi lazımdı, Hanımefendi? Hasta mısın yoksa ay dur, ateşin de yok ki." İkisi etrafımdaydılar şimdi. Birinin gözleri maviydi, dünya gibi yuvarlak (tamam biliyorum, dünya yuvarlak değil, evet) ve bundan olsa gerek o kadar kocamandılar ki tüm yaşanmışlıklarını içinde barındırır gibiydi; taşıyordu. "Başın mı-- başınız mı döndü?" Beni görebiliyorlardı demek. Ne yazık. Oysa bir hayalet olduğuma inanmaya pek hazırdım. "Biraz," dedim. "Dengemi kaybettim." "Yardım edelim mi? Tut öteki kolundan." "Yok hayır, iyiyim. Kalkarım—" Ama çoktan koluma girmişlerdi. Beni ayağa kaldırıp duvara dayamışlardı yine. "Su verelim mi? Su nerede? Atlas niye ihtiyaç anında kenardan köşeden çıkmaz ki hiç acaba?" "İyiyim şu an." Uzatmasa mıydım acaba? "Heh Atlas! Gel gel koş." Fakat Atlas yalanları istiyordu, değil mi? "Aslında ciddi bir hastalığım var." Yanımıza geldiğinde kadınlardan biri ondan su isteyecekken cümlelerim ile dikkati dağıldı. Göz göze geldiğimizde kaşları çatıktı ama endişeli hali gevşemişti şimdi. Dudakları aralandı, meraklı bir duruşa geçmişti. "Arada başım dönüyor, gözlerim kararıyor falan. Birkaç saniyeliğine— hatta dakikalığına görmediğim de oluyor." "Vah, ay, çok da genç... "Yok muymuş bir çaresi?" "Bilmem. Doktorlar bakınıyor." "İyi misin şimdi? Atlas bir su getireydin." "Ben ilgilenirim, siz gidebilirsiniz," dedi Atlas koluma uzanıp beni aralarından çekip çıkarırken. Onlara gülümsedi, rahatlattı ve ikimizi koridordan bir başkasına geçirdi. "Bu biraz—" diye başlayacak oldu ama sonra vazgeçti. Gergindi, serbest eli midesinin üzerindeydi. Gülümsüyordu yine, o hep gülümsüyordu. Ne demiştim ben? Onu anlayamıyordum demiştim değil mi? Ne diye yalanlarıma merak saldı ve ne demek onlardan rahatsız değil diye sorgulamıştım. İşte, biliyordum böyle olacağını: Rahatsız olmuştu. Çünkü Atlas birileri kırılmasın diye lafı dolandırıp duran biriyken benim iki yaşlı kadına yalan söyleyip onları endişelendirmem pekâlâ ona rahatsızlık verecekti. Tutuşundan kurtularak aramıza biraz mesafe koydum. "Hoşuna gitmedi," dedim. "Öyle bir şey demedim, hayır. Yalnızca— Şaşırdım diyelim. Biraz... Ne hissediyorsun?" "Ben mi? Hiçbir şey. Onları bir daha görmeyeceğim bile, beni akıllarında tutmayacaklar, unutuldum gitti. Asıl sen ne hissediyorsun?" "Seni unutacaklarını pek sanmıyorum…