hiçin umuduyla her şeyin umutsuzluğu
5-belkileri taşıyan atlas
Yazar: bizâr

"Bu satırları, hiç kuşkusuz vücudumun ve onunla birlikte geçireceğim bir geleceğin yol açtığı umutsuzluktan yazıyorum." -kafka • Otele gitmiyordum çünkü izin günümdü. Annemi ziyaret ettiğim gündü. Onu uzaktan izliyordum şimdi. Bahçenin kendine ayrılmış minik kısmında bitkileri ile ilgileniyor; elinin nazikçe yapraklarda gezindiğini görüyorum, sımsıkı kapalı dudakları hala daha kelimelere mühürlü gibi ama hafif kıvrımlarını buradan bile seçebiliyorum, onlara gülümsüyor. Benim hiç layık olamadığım bir gülümseme bu. Bir şey yapmıyor ama sırf dokunmak için gövdenin etrafındaki toprağı bastırıyor. Bunu durarak tekrarlıyor. Hava serin, dün gece yağmur yağdı. Toprak nemli olmalı. Serinliği hoşuna gidiyor, bunu biliyorum. Onun hakkında bildiğim nadir şeylerden. Yanından bir şey alıyor sonra, pembe metal bir suluk; çiçeklerini suluyor. Gülümsemesinin arttığını görüyorum ya da sadece öyle olduğunu düşünüyorum çünkü hiç bu kadar uzun süre kıvrıldıklarını görmemiştim. Ayağa kalktığında beyaz elbisesinin ucundaki toprakları temizliyor ama önce ellerindekileri silkelemesi gerektiğini unuttuğundan leke her yere yayılıyor. Birazdan içeri gireceğim ve tüm neşesi eriyip yitip gidecek. Her seferinde onu yalnızca uzaktan izlemeye karar verdiğimi söylüyorum kendime ama o kadar ulaşılası görünüyor ki, gidip sarılsam bağrına basacakmışçasına sıcak ve huzurlu duruyor ki yanına gitmekten alıkoyamıyordum kendimi. Yine de tadını kaçırıyordum işte ve kendimden her seferinde nefret ediyordum. Ne diye sözümü tutamıyordum ki sanki? Keşke onu bu kadar sevmiyor olsaydım ama bunu söylemek bir yasağı çiğnemek gibi hissettiriyor. Çantamın içinde özenle seçtiğim resimler vardı. Başta Menesa'ya göstermek için ayıklıyordum, daha sonrasında otele gitmeyeceğimi hatırlamamla anneme yönelik olmuşlardı. Neler olacağını az çok biliyorum. Bunu daha önce defalarca yapmıştık. İçeri gireceğim, yüzü düşecek, etraftaki arkadaşları oğlun gelmiş, ne güzel değil mi gibisinden tatlı sözler söyleyecek; onunla konuşmaya çalışacağım ama yüzüme bakmayacak, her zamanki gibi, ve kendi içine geri kapanarak çiçeklerin yanında olmayı dileyecek ya da belki de onlardan biri olmak istiyordur, kafasının içinden ne geçtiğini bilmiyorum ki. Fotoğrafları göstereceğim ve belki, yalnızca umut dolu bir belki anında gözleri onlara kayacak, gerçekten bakacak. Annemin ziyaretinden alabildiğim bu kadarla sınırlı kalacak. Hep olduğu gibi. Ama şimdi değil. Şimdi, oyalanmak istiyorum. Dakikalarla dalga geçmek, saniyeleri kaçırmak ve saatlerin üzerime binmesine izin vermek istiyorum. Zamanın, senelerce onu kovalamamdan aldığı zevk karşısında bir kez olsun durmak istiyorum. Belki size bir başka öykü anlatmak istiyorum. Arman Hanım otele ilk geldiğinde hepimiz şaşırmıştık. Farklı nedenlerden tabii; ben yüzüme hiç bakmamasından, asla gülümsememesinden ve konuşma teşebbüslerimi keskince başından savmasından sebep şaşırırken meslektaşlarım bu kadar zengin görünümlü bir kimsenin ne diye bizim bu orta halli otelimize geldiğini düşünerek hayret etmişlerdi. Birkaç hafta kimse ile tek kelime etmeden yemeğini yedi, oturdu, dışarıları izledi; bazı günler gidip geç vakitlere dek dönmüyor, bazılarında ise odasından hiç çıkmıyordu. Takdir edersiniz ki konuşma teşebbüslerimi bir an olsun yitirmemiş, her an kendisine günaydınlar dileyerek günü için iyi dileklerde bulunmuştum; özel istekleri olup olmadığını sormuş, kahvaltı veya akşam yemeğinde ne arzu edeceğini öğrenmek istemiştim ki şefe iletebileyim. Gözleri ile konuşuyordu ve o ela gözleri insanı yerine mıhlayan cinstendi. Ağırlardı. İçimi görebiliyorlardı. Bundan o an ne kadar eminsem hala da daha öyleydim. Haftalar aylara dönüşmüştü, aylar bazen kayıptı; gittiğini sandık, fısıltılar otelde dalgalandı ve duruldu. Tekrar geldi. Daha uzun aylar oldu ve daha kısa gidişler. "Söylesene," dedi bir gün ansızın, önündeki bitmiş tabakları kaldırıyordum. "Senden bir şey istememe o kadar mı muhtaçsın?" Kuruydu sesi. Çatlak çatlak. Boğucu bir çölün ıssızlığından geliyordu, daha ön…