hiçin umuduyla her şeyin umutsuzluğu
3-cansız otelin canlı hayaleti
Yazar: bizâr

"Hedef var, ama yol yok; yol dediğimiz şey tereddütten ibaret." -kafka • Ama hemen değil, affınıza sığınarak araya eklemem gereken koca bir boşluk daha var ve bu da sizleri, öncesinden bugüne bağlayan bir köprüyle kapanacak. Sanırsam o, otellerle alakalı uzun ve sıkıcı yazıyı okumak zorunda kalacaksınız. Elimden geldiğince eğlenceli anlatacağıma söz veriyorum. Menesa'nın bir fikri vardı. Beni oldukça heyecanlandıran bir fikir. Cansız otelin canlı hayaleti demişti. "Neden cansız otel?" diye sormuştum binasının arkasında, sırtımız duvara dayalı halde yerde otururken. Gün yeni aymış ama güneş henüz kendisini göstermemişti, soğuk ama ferahlatıcı bir hava vardı. Derin nefesler alıp, çıkan dumanı izlerken cevabını bekliyordum. "Oteli evi gibi görüyor oysa sıradan bir bina o. Hiçbir özelliği yok, içine insanlar geliyor ve gidiyor. Onların da bir özelliği yok. Kimisinin anlatacağı birkaç öyküsü vardır belki ama genel olarak sıradan insanlar. Cansız bir otel işte, hem hayat ne kadar canlı ki özünde? Dümdüz duruyor, nefes alıyoruz ve de ölüyoruz. Kimse kalıcı değil, herkes gidiyor işte. Otel gibi." Sona doğru sesi kısıldı çünkü Menesa'nın hep sesi kısılırdı. Kelimeleri normal başlar, ortasında öfkeyle yükselir ve sona doğru yorulur, söylediklerinin ağırlığı altında kalırdı. "Peki neden canlı bir hayalet?" "Her şeyde neşe buluyor ve asla karamsarlığa düşmeden, cansızlığın arasında dahi gülümseyecek bir neden görüyor çünkü. Tüm o sıradan insanların anlatacaklarını merakla dinliyor, hepsinde gözleri parlıyor." Bacaklarını kendisine çekmiş, sarılıyor ve çenesini de dizlerine dayamıştı. "Senin gibi," diye ekledi sessizce. Hatta o kadar sessizdi ki duymamı istemiyor gibiydi. Yüzünü iyice dizlerine gömmüş, benden yana bakmıyordu. Gerçekten de duymadığımı umuyordu. Bu beni güldürürken omuzlarımızı tokuşturdum. "Demek ben hariç herkesi sıkıcı görüyorsun?" dedim muzip bir tonda. Menesa alıngandı. Bunu tanışık olduğumuz birkaç günde, benimle sohbet etmeye onu ikna ettiğim ve bununla gerçekten ilgilendiğimi açıkça göstermek için çabalamamla geçen vakitte keşfetmiştim. Dokunulmazmış gibi davranıyordu oysa tüm dünya ona karşıymışçasına cephe almıştı. Cevap vermeyince fikriyle ilgili daha çok soru sordum. "Hayalet niye?" "Aslında orada unutulmuş," dedi. "... ama farkında değil." Menesa gibi dedim içimden, sesli söylemedim. Heyecanlanmıştım çünkü otelin, içinde bulunduğumuzun da ötesinde, otellerin benim için farklı bir yeri vardı ve Menesa'nın da bunu hissedebiliyor olduğunu görmek- Açık konuşmak gerekirse göğsümde hem muazzam bir hafifleme hem de mutluluktan kafesine dar gelecek bir sıkışma hissetmeme yol açmıştı. Anlıyor, otelin kimliğini o da görebiliyor! demiştim içimden. Her ne kadar cansız olduğu gerçeğini gözler önüne serse ve üzerine mana yüklemenin aptalca olduğunu vurgulama niyetinde olsa da kurgusunu içten içe bir umut etrafında örüyordu. Benim yaptığım gibi. Otelle tanışmadan önce, mahalleden de çıkamayan bir ben ve annem kaldığında ve tabii çevredeki evler ufaktan yıkılmaya başladığında, umutsuzdum. Hiç ve de umutsuz. Şimdiye dek hep minnet duyarak geçirmiştim günlerimi. Yaranmak için ve de annemin gözünde bir değer kırıntısına ulaşabilmek için. Bana bakan teyzeleri üzmeyeyim, kırmayayım da benden sıkılmasınlar diye, varlığıma mecbur olmadıklarını hatırlayıp bir kenara itilmeyeyim diye, annem gibi onlar da beni görmezden gelmesin diye. Peki ya sonrası? Ne yapacağını bilmez bir aylaklıktaydım. Pekâlâ çalışıyordum orada burada ama nereye kadar sürecekti bu? Hem, bizim o, ha yıkıldı ha yıkılacak çatı katında kalmamıza daha ne kadar izin vereceklerdi, muamma. Hemen yarın bile çıkmamızı isteyebilirlerdi. Kendime daha iyi bir uğraş bulmalıydım ama bir yandan da- Bir yandan da ne istiyordum, hiç bilmiyordum ya işte. Atlas da böyle biriydi. Ben yani. Menesa kendisinden hep üçüncü şahısla bahsediyor diye taklit etmek istedim- Anladınız mı? Bende pek olmadı sanırım. Kusuruma bakmayın. Bir gün yine böyle, bir çay ocağının önündeki bodur sandalyeler…