hiçin umuduyla her şeyin umutsuzluğu
2-biraz başa, en başa gittiğimiz bölüm
Yazar: bizâr

"Benim yalnızlığım insanlarla dolu." -kafka • Anlatmaya nereden başlamam gerektiğini seçmek konusunda sorun yaşıyorum. Tanıştığımızdan itibaren olanları sırayla mı aktarsam yoksa yalnızca Menesa'dan mı bahsetsem? Belki de size kendimi anlatmalıyımdır, böylece beni daha iyi tanıyabilirsiniz ama bunu istiyor musunuz, bak orasını bilemiyorum işte. Menesa'nın yazarlığını keşfettiğim vakitlere gitmeli miyim yoksa o fazla mı ilerisi olur? Belki de Arman Hanım, Menesa ve benim yaptığımız sohbetlerden bahsetmeliyim ama o zaman da işlerin o noktaya nasıl geldiği konusunda eksik kalacaksınız. Size otellere duyduğum sevdamdan bahsedebilirim fakat sayfalarca otel hakkında bir yazı okumak istemezsiniz herhalde. Değil mi? Hem, Menesa size ne kadarını anlattı bilmiyorum ama kendisini çok açmadığını tahmin ediyorum çünkü bilirsiniz, o biraz ketumdur. Tamam, evet, biliyorum, konuşuyor ama uydurmacalarıyla birlikte, onlarsız asla ve bu yüzden sizlere henüz söylemediği şeyler varsa şayet, durumu mahvetmek ve fazla ileriden başlamak da istemem. Ama sanırım bir hikâyeyi anlatmanın en iyi yolu sırayla gitmektir. Böylece sebepleri ve sonuçlarını daha iyi görebilirsiniz. Menesa Bera ile tanıştığımda neden onunla bu kadar ilgilendiğimi merak ediyor olmalısınız mesela. Bir otel görevlisi ne diye, süresi belirsiz bir müşterisi ile bu kadar ilgilenir ve neden çay götürerek uyumasına yardımcı olmayı ister ve dahası yalanlar uydurduğunu duyduğunda dahi geri çekilmez çünkü bilirsiniz, yalan güvensizdir. Pekâlâ, karar verdim. Menesa'nın sizlere kendisini tam anlamıyla açması biraz vakit alacak gibi, o sürede beni tanımanız daha sağlıklı. Bu bölüm, Menesa yok. Bu bölüm sizleri biraz başa, en başa götüreceğim ki beni tanıyın ve belki de karşısında göz devirdiğiniz bu kadına neden ilgi gösterdiğimi anlayabilin. Pek tabii, anlamak zorunda değilsiniz. İkimizin de zır deli olduğunu düşünebilirsiniz. Bu, beni biraz kırar, Menesa'nın umursayacağını sanmıyorum ama... Sorun değil. Bir pazar günü doğmuşum. Fazla mı geri gittim? Ama gerekli olduğunu düşünüyorum çünkü benim için her şey bu noktadan itibaren şekillenmişti. Soğuk bir dolunay gecesinde, neredeyse hiç ağlamadan çekip çıkarmışlar beni. Komşu anne öyle anlatıyor en azından. "Gıkın bile çıkmadı. İlk başta öldün sandıydık da nefeslerimizi tuttuyduk seni duyabilmek için," derdi her zaman ve aynı hikâyeyi sürekli anlatır dururdu. Okul çıkışı yemek yemek için sofrasına oturduğum, formamın kollarını dirseklerime dek kıvırıp, üzerime kuruladığımdan tüm ıslaklıktan kurtulamamış nemli ellerimle kavradığım kaşığın, avuçlarımdan kaydığı dakikalarda sabırla dinlerdim onu. "Çok minik bir şeydin, bak tam benim avucum kadardın!" diyerek elini suratıma uzatırdı, ben de gülerek bileğinden ittirir, inanmazdım çünkü avucu o kadar küçüktü ki! Ama o hep iyi şeyler anlatırdı. Karşıdaki kızıl cadı, yine doğumumda bulunanlardan biriydi, pazar günü doğduğumdan sebep uğursuz olduğumu söyler dururdu. "Şanssızsın sen Atlas oğlum," derdi kınalı parmaklarını desenli eteklerine vurarak ve havaya kaldırıp sallayıp durarak; dikkatimi dağıtırdı, hipnoz olmuşçasına o kızıl parmakları izlerdim dinlerken. Belki de gerçekten hipnoz etmiştir beni, belki de kelimeleri bilinçaltıma böyle kazınmıştır da şansız olduğuma inandırmıştır beni. "... çok dikkatli ol. Pazar doğmasan da şanssızdın zaten de, pazar günü hepten!" Haklı mıydı, buna verecek bir cevabım yok. Mahallelilere sorsak şayet başlarını sallar, hiç düşünmeden evet derlerdi, evet evet evet— şanssızdır bizim atlas oğlan— kelek! Sizlere anlattığımda onlarla aynı düşünebilirsiniz. Ne de şanssızsın be Atlas diyebilirsiniz. Ama gerek yok. Şanssızlık, hayatınıza müdahale etmesine izin verdiğiniz noktada başınıza bela olur. Ben hiçbir zaman yaşananlara üzülmek için durmadım çünkü mutlu etmek istediğim birisi vardı. Halime, vaktime, ne kadar zavallı olduğuma, şu mahallenin fakir çatısındaki tek gözlü odada yaşayan anne oğul ikilisine ayıracak tek bir saniyem bile yoktu çünkü etrafından bihaber—belki…