İLK HAMLE - TANITIM
Yazar: şarap

Bölüm görselleri


BARIŞ GÜRSOY Satranç gibi, satranç... Hayat gibi; öfke ve sevinç, yaşam ve ölüm, korku ve hüzün gibi. Doğmak ve doğumun küllerini ardına alıp kaldırabileceğin kadar yükle yuvadan ayrılmak. Taze bir kan kokusu misali, akışkan sıcak ve acı verici bir his. Çünkü korku da biziz, çünkü öfke de biziz… Çünkü sevinç ve hüzün de bizden bir parça. Ak ve kara arasında ise milyon dakika. Tek seçim hakkın belli, birbirine bağlı karelerin etrafında şah uğruna attığınn taklalarda. Kralın soytarısı sensin, soytarının krala üstünlük kuracağı yaşta ama hala sıcak yatağında öfke ni kendinden çıkaracak olgunluktasın. “Dik tut başını, oğul." Sesin geldiği yöne bakmadan, satranç tahtasına doğru eğdiğim başımı dikleştirdim ve yüzümdeki ümitsizliği def ettim. Önümdeki ahşap kokulu, oldukça kaliteli duran, bakır set halindeki satranç takımı onları izlememden rahatsız olmuş gibi buz kesmişti. Tahtanın verniklenmiş yüzü içinde bulunduğumuz oda gibi soğuktu, yüzüme ufak bir ışıma yapıyordu ama dikkatim üzerine hiçbir etki uyandıramıyordu. Nefesimi verdim ve parmaklarımı atın üzerine koyup birkaç kare ilerlettim. Taş soğuktu, parmaklarıma değişi ile başta sırtımdan bir soğukluk inse de hareketi tamamladığımda onu bırakamadım. Karşımdaki adamın koyu ve soğuk gözleri tahta üzerinde kısa bir saniye gidip geldi. Oldukça profesyonel bir bakıştı bu, adeta beni içine çekecekmiş gibi. "Aslında..." Dedim konuşmaya başlayabilecek noktayı ararken. Değil kafasını çevirmek, gözleri bile beni bulmadı. "Emel hakkında konuşmak istiyordum." Dedim aynı dik başlı cesaretle. Yine sessizlik yuttu ortamı. Rakibinden yana en ufak bir korkusu yok, özgüven ve kibir abidesi. Birbirine kenetlediği parmaklarını açtı ve sakin bir hareketle uzaklarda varlığını unuttuğum siyah fil taşına uzandı. Bakırın parlayan yüzeyi gözlerimde raks ederken fil, şahımın üzerine kapandı. “Mat” İşte bir kez daha, son kez daha yenildim. Çok kez düştüm, ama yine ayağa kalkacağım o hamleyi bulamadım. Bir kez daha karşımdaki kara gözlerin, aşağılayıcı ve kibir müptelası bakışlarında, yeni bir acıya “evet” dedim. “Hayat işte budur, oğul.” Dedi boğuk ve ürkütücü sesi. Yol göstermekten ziyade gerçekleri yüzüme vurmaya yelteniyormuş esintisi vardı. Yüzündeki sırıtışla birlikte arkasına yaslandı. “Bir satranç gibi…” durdu ve kafasını salladı. “hıhm, satranç gibi…” diyerek tekerrür etti. Boğucu ve kasvet yuvası kara gözleri bu defa hedefteki ceylanı vururcasına bana döndü. Aynı anda kafamı kaldırıp ona baktığımda sözlerini sürdürdü: “Hayat bir satranç, oğul. Karşına yığılı bir halk. Herkes mücadele ve kurtuluş uğuruna akla karayı seçerlerken, kral kendi safında, uğruna bertaraf olanları yalnız ve kibirli şefkati ile izler. Ak da kara da kana bulanır, ama odak denilen organ şah adındaki illete o kadar musallat olmuştur ki, ne içte ne de dışta ölenlere umur sarılır.” Gözlerimi yüzünde bir tur gezdirdim. Şah oydu, bense angarya bir vezir . Kardeşlerimse, tahtanın kalanını oluşturan yıkıntılar. Duygularımızsa onlardan nazır alınan her eksik, bir ilmek daha kan. Şefkatin bile kibri vardı, hüzünün bile bir korkusu. Sevincin bile bir öfkesi ve benim… Benim… Benim bir ruhum vardı, Asgard’a tutsak. Kardeşlerine bir ağabey, ömrüneyse kanayan bir yara. Sahi... Aeris 'in de dediği gibi: Onlar benim kardeşlerim, ben onların ağabeyi hiç olmadım. Çünkü ben sadece bu illeti külfet sisteme hizmet etmek için vardım. Çünkü ben sadece Asgard'in boynu bükük bir veziriyim. Bütüne değil, Bütün hissettirene bile değil... Sonsuz kanayan öfke temsili sızıntılı bir yara. Şimdi başlatın ömürlük savaşı, çünkü benim kendi içimde yaktığım yangın başkalarındaki kıvılcımın nadide hırsızı. Benim öfkemden sızan harlı ateşler, başka duyguların amansız katili. ... satranç ... Teşekkür ederim Teşekkür ederim Teşekkür ederim