BÖLÜM 1
Yazar: Ece

10 sene sonra, Aras Poyraz Seyir Şans, çok tesadüf bir kavramdır. Şansı üzerinde olan her şey tesadüften ibarettir. Kimisi, doğuştan şanslı doğar; ailesi zengindir mesela. Kimisi ise, doğuştan şanssız doğar, belki ailesi ölmüş belki fakir bir ailenin tohumu. Benim kızım, şanssız taraftı her zaman. Ben ona sahip olduğum için ne kadar şanslı olsam da onun için aynı şeyi hiçbir zaman söyleyemedim. Belki de o dile getirmediğindendir, henüz o yaşta bile değil halbuki. Benim kızım, şanssız doğandı. Annesiz kalandı, annesi onu terk etmişti. Annesiz büyümek nedir, çok iyi bilirim. Benim de annem hiç olmamıştı. Aslında babam da hiç olmamıştı, kızımla aramdaki tek fark; benim ekstra şanssız olmamdı. Onun en azından babası vardı, ondan asla vazgeçmeyecek bir babası. Her zaman arkasında olan, yaralarını saracak olan, ağladığında omzuna yatıracak bir babası. İş yerinde belediyedeki tablolara reklam yapma amaçlı lösemi çocuklarla fotoğraf çekiniyordum, işimde en nefret ettiğim kısım buydu. Onların bundan utandığına emindim, ses çıkaramamak hiç hoş değildi. Saçları dökülmüş, bedeni çelimsiz olan hastamız Oktay, ince kolunu belime sardı. Kolumu yavaşça omzuna atarken elimden geldiğince canını acıtmamaya çalıştım. Gülümsediğinde istemsizce gülümsedim, çocuklar melekti; hasta çocuklar diğerlerinden de melek. Flaş patladığında Oktay’ın gözleri kısıldı. Yine de birkaç fotoğraf yakalamayı başardık. Fotoğraf çekim odasından ayrılıp hasta odalarını gezmeye başladım. En sevdiğim yoldaydım, burası benim kızımdan sonra tek tesellimdi. Ben hayat kurtarıyordum ve bu yüzden hiçbir zaman vazgeçmemeliydim. Adımlarım hızlandı ve bildiğim odanın önünde durduğumda kapıyı çaldım, içeriden onaylar bir mırıltı döküldüğünde odaya girdim. “Aras abi!” diye koştu eski, çürümüş bir makyaj masasından kalkan kız. Masaya gözlerimi çevirdiğimde, peruğu ile tarağını gördüm, dudağıma buruk bir tebessüm yerleşirken belime sarıldı. Elimi saçları dökülmüş kafasında gezdirdiğimde tüylerim diken diken oldu. Evet, o iyileşiyordu ama ilaçların yan etkileri ruhunu zedeliyordu. Hastalıktan kurtulmanın en büyük yolu ruhunun gücüydü her zaman. “Nasıl gidiyor?” diye mırıldandığımda, belimden ayrılıp masaya geri döndü ve önündeki pembe çocuk sandalyesine oturdu. Boyu oraya oturunca masaya yetişmiyordu sandalye bebekler için olduğundan, bu yüzden oraya birkaç kalın ansiklopedi koymuştum. “İyi gidiyor…” diye cevapladı beni, eli tarağa gitti ve peruğu masaya yatırıp taramaya başladı. Peruğun kâküllerini ayarlarken yüzünden gülümsemesi eksilmiyordu. “Ceren.” dedim hüzünlü bir sesle. “Hm...?” “Uzayacaklar.” diyebildim sadece. “Biliyorum Aras abi.” dedi. O bana, yaşı benden epey küçük olsa da abi diye hitap etmeyi seviyordu. Bahanesi de i harfini uzatmasıydı. Gülümsedim ve ona doğru ilerledim, peruğu takması için başına gerekli fileyi geçirirken aynadan gözlerime baktı. Başını yere çevirip dudaklarını büzdüğünde içim gitti. “Çirkin miyim?” Gözlerim şokla açıldı, “Hayır! Asla Ceren! Güzel kızım benim, sen her zaman çok güzelsin.” Burnunu çektiğinde bir tane gözyaşı yere aktı, “Gerçekten mi?” “Evet!” Başını kaldırdığında yanaklarından süzülen yaşların aksine gülümsedi, “Teşekkür ederim.” Peruğunu başına geçirdiğimde kıkırdadı, o çok güzel bir genç kızdı. Pembe onun rengiydi, -peruğu bile pembeydi- gözleri buz mavisi, suratı kemikli ve çilli, zayıf ve çelimsiz bir vücudu vardı. On altı yaşındaydı, elimde büyümüş diyebilirdim. “Ne demek.” dedim ve yeni takılmış saçlarını sevdim. “Peri’m nasıl?” dedi. Kendisi Peri’nin öz ablası gibiydi. Onu ne zaman işe getirmek zorunda kalsam, Peri’yi Ceren’in odasına götürürdüm ve akşama kadar vakit geçirirlerdi. Biz eve dönerken Ceren arkamızdan özlem ve hüzün karışımı bir mimikle baksa da bunu kıskançlığa dönüştürmezdi. Olgun bir kızdı. “İyi. İyi. Sadece bu aralar beni üzüyor biraz.” “Niye ki abi?” dedi sorarcasına. “Dersleri hiç dinlemiyor, sınıf öğretmeni her gün beni arıyor. Hobi edindi artık kadın bunu.” “Abi! Hadi ama! O daha üçüncü sınıf!” “Biliyorum, b…