Hayat
Yazar: gizemli_kıızz

Hava o gece fazla sessizdi. Sessizlik dediğim şey normalde iyi gelir bana. Ama bu farklıydı. Sanki şehir nefesini tutmuş da bir şeyin olmasını bekliyordu. Saat gece bir sularıydı. Ceketimin cebinde telefonum titredi ama bakmadım. Çünkü kim olursa olsun, o mesajın iyi bir şey getirmeyeceğini içgüdüsel olarak biliyordum. Ama yine de baktım. “Çık. Kapının önündeyim.” İçimden küfrettim. Kapıya yürürken ayakkabılarımın parke zeminde çıkardığı ses bile fazla yüksek geliyordu. Ev arkadaşım salonda uyuyordu. Işık kapalıydı ama televizyon açık kalmıştı; ekranda sadece mavi bir parıltı vardı. Kapıyı açtım. Oradaydı. “Geç kaldın,” dedi. “Gece birde kapıya gelmek için saat mi var?” diye sordum. Gülümsedi ama gözleri gülmüyordu. Bu önemli bir detay. İnsanları tanımayı öğreten şey genelde gözleridir. Ağzı yalan söyler, beden saklar ama gözler… gözler hep sızdırır. “Gel,” dedi sadece. “Hiç sanmıyorum.” Bir adım geri çekildim. O ise hiç tereddüt etmeden merdivenlerden aşağı indi. Sanki peşinden geleceğimi biliyordu. Ve en sinir bozucu kısmı da buydu… haklıydı. Kapıyı kapatıp peşinden gittim. Sokağa çıktığımda hava daha da soğuktu. Sokak lambaları titriyordu, sanki elektrik bile kararsızdı. Onun birkaç metre önünde yürüdüğünü gördüm. “Beni nereye götürüyorsun?” dedim. “Bir şeye bakman lazım.” “Şu saatte mi?” “Geceleri bazı şeyler daha net görünür.” “Şiir konuşmayı bırak da düzgün cevap ver.” Durdu. İlk kez tamamen bana döndü. “Ali, sen zaten düzgün cevapları sevmezsin.” Adımı söylemesi beni rahatsız etti. Çünkü ben ona adımı vermemiştim. “Beni nereden tanıyorsun?” “Ben seni tanımıyorum,” dedi. “Sadece seninle aynı şeyi görüyorum.” Bu cümle beynime takıldı ama çözemedim. Yürümeye devam etti. Ben de ettim. Bir süre sonra şehir merkezinden uzaklaştığımızı fark ettim. Binalar küçülüyor, ışıklar seyrekleşiyordu. Eski depoların olduğu bölgeye geliyorduk. Burası gündüz bile boş olurdu, geceyse tamamen başka bir dünya gibi. “Burada ne işimiz var?” dedim. Cevap vermedi. Sadece bir kapıyı işaret etti. Demir, paslı bir kapı. Üzerinde eski bir kilit vardı ama açık duruyordu. “İçeri gir,” dedi. “Hayır.” “Girmezsen zaten bir şey kaybetmezsin. Ama girersen… belki bir şeyleri geri alırsın.” “Ne kaybettim ki ben?” Bana baktı. Ve o an içimde rahatsız edici bir his oluştu. Sanki bir şey biliyor ama söylemiyordu. Sanki ben zaten cevabı biliyordum da hatırlamıyordum. Kapıyı açtım. İçerisi karanlıktı. Telefonun ışığını açtım. Toz kokusu, eski metal kokusu… ve bir şey daha vardı. Elektronik bir uğultu gibi. Düşük frekanslı, neredeyse hissedilen ama duyulmayan bir ses. “Burası ne?” dedim. “Hatırlama odası.” “Ne?” “Resmi bir isim değil.” Arkama baktım. Kapı kapanmıştı. “Harika,” dedim. “Şimdi kilitlendik mi?” “Hayır,” dedi. “Kapı hiç kilitlenmedi.” İleri yürüdü. Ben de onu takip ettim. Birkaç metre sonra duvarda eski ekranlar gördüm. Monitörler. Çoğu kırık ama bazıları hâlâ yanıyordu. Üzerlerinde görüntüler vardı. İlk başta anlamadım. Sonra donup kaldım. Ekranlarda… ben vardım. Farklı anlar. Bir kafede oturuyorum. Bir sokakta koşuyorum. Bir yerde biriyle tartışıyorum. Ama bunları hatırlamıyorum. “Bu ne?” dedim sesim kısılmıştı. “Senin yapmadığın hayat,” dedi. “Saçmalıyorsun.” “Öyle mi?” Bir ekranın önüne geçti. Parmağıyla işaret etti. Orada bir görüntü vardı. Ben bir kadına sarılıyordum. Ama onu tanımıyordum. Ya da… tanıyordum ama hatırlamıyordum. Boğazım kurudu. “Bunu neden bana gösteriyorsun?” “Çünkü biri senden bunu aldı.” “Kim?” Cevap vermedi. Sadece bana döndü. Ve ilk kez sesi yumuşadı. “Senin hatırlamadığın şeyler yüzünden şu an hayattasın, Ali.” Bir adım geri attım. “Ben bir şey hatırlamıyorum diye deliriyor değilim.” “Hayır,” dedi. “Delirdiğini sanman zaten planın bir parçasıydı.” Telefonum titredi. Mesaj geldi. Ama numara yoktu. Sadece yazı: “Ona güvenme.” Başımı kaldırdığımda ona baktım. “Biri mesaj atıyor.” “Biliyorum,” dedi. “Kim?” “Beni öldürmek isteyen kişi.” Sessizlik. Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra ilk kez yüzünde gerçekten bir ifade gördüm. Korku. A…