2. BÖLÜM: TEHLİKE
Yazar: Bahar İçel

2. BÖLÜM TEHLİKELİ Görkemli salonun ağır, yalıtımlı kapıları arkamdan kapandığı an, içerideki o sahte ihtişamın yerini koridorun loş ve klostrofobik sessizliği aldı. Adımlarım hâlâ sarsılmaz bir ritimle mermer zeminde yankılanıyordu. Koşmuyordum. İçerideki kriz dalga dalga yayılırken adımlarımı hızlandırmak, köşeye sıkışmış bir av gibi görünmek demekti. Ve profesyoneller asla koşmazdı; panik, ardında her zaman bir iz bırakırdı. Ağır metal yangın kapısını omzumla iterek kendimi dışarı attım. Gecenin serin ve keskin havası bir kamçı gibi yüzüme çarptığında, ciğerlerime dolan o temiz oksijen beni kendime getirdi. Burası gerçek dünyaydı. Salondaki o boğucu parfüm kokularından sonra gecenin ayazı zihnimi parlattı. Operasyonun yarattığı kaos, ön girişteki güvenlik bariyerlerini çoktan birbirine katmış olmalıydı; zira binanın arka tarafı beklediğimden daha boş, daha terk edilmiş görünüyordu. Yine de tedbiri elden bırakmadım. Gözlerim, karanlığın içindeki her bir detayı, duvar köşelerine yerleştirilmiş kameraların kör noktalarını ve çevre aydınlatmasının gölgede bıraktığı stratejik alanları otomatik olarak tarıyordu. Merdivenlerin beton basamaklarını hızla inerken, o dar sokaktaki duvar gölgesinin içinde bir karaltı fark ettim. Bir gölge gibi, sokağın kuytusuna park edilmiş simsiyah bir motosikletin gövdesine yaslanmıştı. Başına geçirdiği kapüşon yüz hatlarını tamamen karanlıkta bırakıyordu fakat oturuşundaki, o omuzlarındaki pervasız rahatlık gizlenmeye çalışan birine ait olamazdı. O, oraya saklanmak için gelmemişti; tam aksine, sabırla avını bekleyen bir avcı gibi duruyordu. Adımlarım içgüdüsel olarak bir anlığına yavaşladı, topuklarımın sesi gecenin sessizliğinde kesildi. “Tehlikeli sularda yüzüyorsun, kuğu.” Sesi, sokağın o zifiri karanlığının içinden sıyrılarak kulaklarıma ulaştı. Sakin, pürüzsüz ve kendi gücünden emin bir ses tonuydu bu. Zihnimdeki tanıdık seslerden biri değildi ama insanı huzursuz edecek, tüylerini ürpertecek derecede pervasız bir samimiyet barındırıyordu. Durmadım. Yavaşlayan adımlarımı bozmadan, başımı hafifçe sesin geldiği yöne doğru çevirdim. Gözlerim kapüşonun altındaki karanlığı delmek istercesine kısıldı. “Yüzmeyi bilmeyenler boğulur,” dedim, sesimdeki buzu gizleme gereği duymadan. “Bense o sularda boğulmam. Sadece avlanırım.” Cevap vermedi. Vermesine, o karanlık siluetini açığa çıkarmasına zaten gerek de yoktu. Bu gizemli yabancıyla kelime savaşına girmek, bu aşamada planı tehlikeye atacak büyük bir hata olurdu. Yönümü tekrar karanlık sokağın çıkışına çevirdim ve bu kez, gecenin gölgelerine karışarak gerçekten koşmaya başladım. Elbisemin eteklerini toplayıp sokağın köşesine ulaştığımda, önceden ayarladığımız o sivil taksiyi gördüm. Kapıyı hızla açıp kendimi arka koltuğun karanlığına bıraktım. “Gidelim,” dedim, nefes nefese kalmış ciğerlerimi dizginleyip sesimi olabildiğince düz tutarak. Kapı tok bir sesle kapandı. Motorun homurtusu sokağı doldururken araç hızla hareket etti ve o parıltılı, günahkar bina arkamızda flulaşarak kayboldu. Çantamdan şifreli telefonumu çıkarıp hızla Karaca’nın numarasını tuşladım. Hat daha ilk kez bile çalmadan, karşı taraftan gelen o gergin nefes sesiyle açıldı. “Çıktım,” dedim, gözlerimi dikiz aynasından ayırmayarak. “Eve doğru geçiyorum.” “Temiz mi?” diye sordu Karaca, sesindeki o operasyon sonrası adrenalin henüz yatışmamıştı. Bakışlarımı yan cama kaydırdım. Caddenin sarı sokak lambaları, hızla akan arabanın camından yüzüme vurup geçiyor, yüzümdeki o yorgun maskeyi aydınlatıyordu. “Arka çıkışı kullandım, fiziksel olarak bir sorun yok,” dedim. “Ama yine de… az önceki salon kayıtları, koridor kameraları... Özellikle binadan kaçış anımın denk gelebileceği tüm açılar. Hepsi tamamen temizlensin.” Hattın diğer ucunda kısa, klavye seslerinin eşlik ettiği bir sessizlik oldu. “Tamam,” dedi Karaca, sistemin derinliklerine sızdığını belirten o kendinden emin tonla. “Hallediyorum.” “İz kalmasın, Karaca. En ufak bir pürüz bile istemiyorum.” “Kalmaz, rahat ol.” Telefon kapandı. Cihazı…