1.Bölüm
Yazar: lemveli

Bir hastane koridorunda bulunduğumun bilinci ile rüyada iken kalbim benden izinsiz şekilde tekledi. Yine aynı rüyayı görüyordum. Aylardır sık sık gördüğüm rüyayı artık ezberlemiştim. Koridor her zamanki gibi cansız bir şekilde önümde uzayıp gidiyordu. Loş ışığın aydınlatmaktan aciz kaldığı hastane koridorunda ilerleyip sağdaki geniş bir bekleme salonuna girecektim. Birkaç adım atıp sağa döndüğümde deminki ihtimalim doğrulandı ve büyük bir salon belirdi. Bir adım daha atarsam bütünüyle onu görecektim. Zihnimde kendine yer edinen anılar ayağa kalkıp, kendine has çığlıklarını atarken beynimin duvarlarında yankı yapan bu tanıdıklık hissi, bir an için başımın dönmesine sebep olmuştu. Korku iliklerime doğru son hızla ilerleyip kendine taht kurduğunda nabzımın hızlandığını hissettim. Yine de bacaklarıma güç vererek itinayla adımlamaya devam ettim. Bunu defalarca yaşamıştım. Artık o kadar acı veremez, tuhaf hissettiremezdi. Ama öyle olmadı. Onu gördüğüm an yüreğimin içi acıdı. Defalarca kez olduğu gibi. Sanki bir el her defasında onu görünce göğsüme ateş edip beni delik deşik ediyordu. Acının tarifi yoktu. Basit ve sancılıydı. Dizlerim beni taşıyamaz hâle geldiğinde yere, yanına oturdum titreyerek. Her defasında onu rüyamda görmek bende böyle bir etki yaratıyordu işte. Sol tarafımda oturan onu inceledim yine. Bordo tişört, siyah kot pantolon, siyah spor ayakkabılar. Aşina olduğum şeyleri giymişti. Siyah kirli sakalı, kemikli hatları, düz burnu, çizgi hâlindeki dudakları ve sert ama aciz çehresi. O aynıydı. Ama neden her onu gördüğümde rüya olduğunu bile bile yüreğim, sancılar içinde haykırıyordu göğüs kafesimin içerisinde? En başından beri yaptığım şeyi yaparak elimi ona uzattım. Parmaklarım ayağının üzerinde beklerken birkaç saniye sonra elimi sıkıca tutup dizinin üzerine bırakmıştı. Ta en başında daha rüya olduğunu bile bilmezken, böyle olmuştu. Ondan sonra her seferinde bunu tekrarlıyordum. Çünkü elini tuttuğum an o benden güç alıyordu sanki. Elime dokunduğu an kalbim göğsümü yarıp dışarı çıkacak şiddete sahip darbeler indirmeye başlamıştı. Heyecandan avuçlarım ve ensemin terlediğimi hissedebiliyordum. Bu yaşadığım an gerçeklerden daha gerçekti. Daha önce hiç böyle hissetmemişim. Kafamı sola çevirdim, başı eğikti. Canı acıyordu sanki ya da içi acıyordu. Peki ya neydi onu bu koridorda bekleten? Neydi onu bu denli üzen? Bunları ona bir kere bile sormamıştım. Sanki biri elime senaryo tutuşturmuştu ve ben, her defasında senaryo gereği yapmam gereken şeyleri yapıyordum. Fakat bugün soracaktım. Ona kim olduğunu, niye her defasında rüyama girdiğini, neden böyle hissettirdiğini soracaktım. Dudaklarımı dilimle ıslatarak ağzımın kuruluğuna çare olmasını umdum fakat işe yaramadı. Zorlukla yutkunup, “Sen kimsin?” diye sordum. O kadar ironi içeren durumdu ki bu. Elleri ellerimi tanıyordu, ruhu ruhumu bir yapbozun son parçası misali tamamlıyordu sanki ama o rüyamdaydı ve ben onun ismini bilmiyor, sesini dahi duymuyordum. Sesini duymak isteyen kalbim yüzünden kulaklarımı kabarttım ama konuşmadı. Dakikalar birbirini kovalarken sessizlik aramıza buzdan duvarlar ördü, bu bedenimde titremeye sebep oldu fakat ellerimiz hâlâ kenetliydi ve sıcacıktı. “Ben,” dedi. Devamını duymam mümkün olmadı. ☽ Puslu gözlerimin ardındaki görüntüsü ve duyacağım sesi birden kayboldu. Uykunun derinliklerinden gerçek hayata dönmeme neden olan “Naz! Uyan!” sesi ile uyandım. Beni uyandıran sese baskın gelen uyarı mahiyetinde bir ses daha duydum. Bu sefer gelen sesin tokluğu ve sertliği ile irkilerek yatağımda doğruldum. “Naz değil, Mihrinaz!” Odamın kapısı önünde azarlamaya hazır dedemi ve sonrasında başımda bekleyen Leylayı fark ettim. “Size kaç kere dedim ona Mihrinaz diye hitap etmeniz gerektiğini? Çık dışarı!” Leyla azar karşısında başını eğerek odayı terk etti. Dedem içeri girdi. “Günaydın, torunum.” “Günaydın, dede.” Bana kuzenim Leyla’ya davrandığının aksine oldukça samimi şekilde, “Haydi, kahvaltıya gel. Sensiz başlamalarına izin vermiyorum,” dedi. Başımı sallayarak…