SEKİZİNCİ BÖLÜM
Yazar: Tuğçe Sarıgül

Tuzlu Bir Balık Gibi Yaşamak Koridorlardan geçerken omuzlarım giderek geriliyordu. Bir süre önce sıcak çay içip hayatımı kabullenmeye çalışıyordum. Şimdi ise kağanının ilk eşinin odasına gidiyordum. Kader gerçekten dramatik yaşamayı seviyordu ama bunu ben kendi ellerimle başıma getirmiştim. Ritüel yaparken sadece bunu rüyam da göreceğimi düşünmüştüm ama yaptığım şey her ne ise beni eski yaşamıma getirmişti. Hiç kendimi Çinli bir prenses olarak bulacağımı düşünmemiştim. Şimdi ise bir tarihe tanıklık ediyordum. Üstelik kayıtlarda bile olmayabilirdi çünkü Türk toplumu her zaman göçebeydi, tabi yerleşik hayata geçenlerde vardı Uygurlar gibi. Din olaran manizmi benimsemiş dinin gerektirdiği gibi savaşı bırakarak tarım odaklı bir toplum haline gelmişlerdi ama yine de genelde bilgiler Çin kaynaklarına dayanıyordu ve gördüğüm lise tarih derslerinde böyle bir topluluk hatırlamıyordum. Göktürk dönemine de gelebilirdim ama kader bana daha bilinmezli, daha zorlu bir yol çizmeye karar vermişti sanki Kutbalık Sarayı’nın iç kısmı dışarıdan göründüğünden bile daha etkileyiciydi. Uzun taş koridorların arasında mavi ve kırmızı işlemeli halılar uzanıyor, tunç kandiller duvarlarda titrek ışıklar bırakıyordu. Açık kemerli geçitlerden görünen iç avlularda küçük ateşler yanıyor, hizmetkârlar sessiz adımlarla oradan oraya hareket ediyordu. Ama bütün ihtişama rağmen bozkır ruhu hissediliyordu. Boğucu bir gösteriş yoktu. Burada her şey daha sert, daha gerçek görünüyordu. Kürkler, deri işlemeler, savaş sahneleri, kurt motifleri… İnsan baktığında burayı yönetenlerin önce savaşçı sonra hükümdar olduğunu anlıyordu. Axie Shi önümde yürüyordu. Uzun adımları sakindi ama hizmetkârların hepsi onu gördüğü anda geri çekiliyordu. İnsanlar yalnızca saygıdan değil, ona hayranlardı. İçgüdüsel bir dikkatle yol veriyordu ona. Ben ise hâlâ içimdeki paniği bastırmaya çalışıyordum. Her ne kadar ileride nasıl davranacağıma karar vermiş olsamda inanılmaz derecede endişeleniyordum. Olabildiğinde kendimi küçültmeye görünmez yapmaya çalışıyordum. Çünkü birkaç dakika sonra hayatımın en garip tanışmasını yapacaktım. Çenemi tutmam gerektiğini biliyordum ama gerginlik bir şekilde ruhumu ve mantığımı ele geçirmişti. “Yulduz Hatun nasıl biri?” diye sordum sonunda. Axie Shi Kağan yürümeyi bırakmadı. “Her zaman nasıl davranması gerektiğini bilen biridir sizin aksinize,” dedi sonunda ekleyerek. Benden memnun değildi, ne olmuş yani bende ondan memnun değildim. Bu son konuşmamız oldu. Ondan sonra sessizce ilerlemeye devam ettik. Kadın Hatun olduğuna mantıksız biri olmayabilirdi değil mi? Ne de olsa bunca zamandır ülkenin yönetimi için eşine yardım ediyordu. Basit kıskançlıklar yüzünden kadınlar arasında sorun çıkaracak biri olmazdı. Değil mi? İçimden sessizce inledim. Tarih neden kadınlara huzur vermiyordu gerçekten? Koridorlardan çıktıktan sonra açık bir avluya ulaştık. Sabah güneşi artık tamamen yükselmişti. Rüzgâr uzun sancakları hareket ettiriyor, taş yollar boyunca dizilmiş tunç çanlar hafif sesler çıkarıyordu. Bu şimdiye kadar gördüğüm en görkemli yapılardan biriydi. Sarayın iç avlusunun tam merkezine kurulmuştu ama “oda” demek haksızlık olurdu. Burası başlı başına küçük bir saray gibiydi. Yüksek taş sütunlarla çevrili geniş avlunun ortasında yükselen yapı, bozkırın göçebe ruhuyla yerleşik ihtişamın birleşimi gibiydi. Koyu lacivert çatısı yukarı doğru kıvrılıyor, kenarlarından sarkan altın çanlar rüzgâr estikçe ince sesler çıkarıyordu. Kırmızı ve siyah ipek perdeler taş kemerlerin arasında dalgalanıyor, üzerlerindeki kurt, kartal ve ay motifleri güneş ışığında parlıyordu. Yapının girişine çıkan geniş taş basamakların iki yanında tunç mangallar yanıyordu. İçlerinden yükselen sedir ve ardıç kokusu avluya yayılmıştı. Basamakların kenarlarında altın işlemeli sancaklar dizilmişti; rüzgâr estikçe uzun kumaşlar gökyüzünde dalga gibi hareket ediyordu. Avlunun çevresi boyunca dizilen kadın muhafızlar koyu deri zırhlar giymişti. Bazılarının sırtında yay, bazılarının belinde eğri hançerler v…