YEDİNCİ BÖLÜM
Yazar: Tuğçe Sarıgül

Ömür boyu tatil mi? Kapıda kapatmak için kullanılan perdenin arasından geçti ve bir an sallandıktan sonra ağır kumaştan yapılan perdeler hareketsiz kaldı. Bir an odanın içi fazla sessiz oldu. Fazla sessiz. Modern zamanlardan alışık olduğum o seslerin hiç biri yoktu. Ben ise yatağın ortasında öylece oturmaya devam ettim. “…Ben gerçekten bittim.” Sesim odanın içinde kaybolup gitti. Geriye doğru kendimi atıp yastığın hafif sert yapısını hissettim. Yatak biraz yasemin - ki bunun benden geldiğine emindim- birazda çayır ve temiz bir şeyler kokuyordu. Bir süre tavana baktım. Tavandan sarkan ince kumaşlar sabah rüzgârıyla hafifçe hareket ediyor, mangalda yanan közlerin çıtırtısı odanın içindeki sessizliği dolduruyordu. Bu gerçekti. Gerçek. Bir ofis çalışanıyken bir gecede antik bozkırda kağanın kadını olan Wei prensesi olmuştum. Üstelik adamın başka eşleri, çocukları ve muhtemelen politik düşmanları vardı.Bu evlilikte kullanılan piyondum sadece. Ben daha kendine hayat sigortası yaptırmamış biriyken nasıl kendi hayatımı burada devam ettirecektim? Bir anda yataktan doğrulup başımı iki elimin arasına aldım. “Tamam,” diye mırıldandım kendi kendime. “Panik yapmayacağız.” İki saniye durdum. Sonra tekrar fısıldadım. "Hayır, panik yapacağız.” Tam yatağa geri düşüp kaderime ağlamayı düşünüyordum ki biri perdenin arkasından konuştu. Prensesim sizi hazırlamak için geldik, içeri giriyoruz," dedi ve birkaç saniyenin ardından perde aralandı. İçeriye ikisi benimle gelen ikisi tanımadığım dört hizmetçi girdi. Hepsi sessiz ve hızlı hareket ediyordu. Shuyu'nun elinde büyük gümüş leğenler vardı; içlerinden sıcak suyun buharı yükseliyordu. Arkalarından gelen iki hizmetçi ise işlemeli ahşap kutular taşıyordu. Ben daha ne olduğunu anlamadan yatağın yanına geldiler. “Prensesim, hazırlanmanız gerekiyor,” dedi Shuyu sakin bir sesle. Ardından leğeni bir sehpanın üzerine bıraktı ve Mei elinde havlu ve küçük bir porselen kapla yanıma yaklaştı. "Bunları yaşadığıma inanamıyorum." "Ne dediniz prensesim?" O diğerlerinden daha yakın olan Mei ne dediğimi tam duyamamış meraklı gözlerle bana bakıyordu. Ben kendi içimde hezeyan yaşarken onların normal bir şekilde davranması sinirimi bozuyordu ama onlarda nereden bilebilirdi ki karşılarındaki kadının bedeninde modern zamanlardan gelen bir kadının ruhu vardı. Bir şeylere engel olamayacağımı bildiğim için iki hizmetçinin beni yatağın kenarına nazik ama kararlı bir şekilde kenara oturtmasına ses çıkarmadım. Omuzlarıma ince bir havlu serildi. Ardından biri dizlerinin üzerine çöküp gümüş leğeni önüme koydu. Suyun içinden çam ağacı ve yabani çiçek kokusu yükseliyordu. Bir başka hizmetçi ince keten bezi sıcak suya batırıp yüzümü silmeye başladı. İlk anda irkildim ama sonra istemsizce gevşedim. Su doğru derecede bir sıcaklıktaydı. Bir an duş alırken aniden ısınan ama ince bir ayar yaptığınızı sanarken birden soğuyan duşumu düşündüm. Yüzümdeki uyku ağırlığını alırken başımdaki ağrı bile biraz hafiflemiş gibiydi. Hizmetçiler o kadar organizeydi ki düşünmeye fırsat bırakmıyorlardı. Biri saçlarımı nazikçe tarıyor, diğeri ellerimi temizliyordu. Bir noktada önüme ince bir dal parçası ve küçük seramik kutu koyuldu. Kaşlarımı çattım. “Bu ne?” “Diş temizleme tozu, prensesim.” Bir an donup kaldım. “…Antik çağda bile sabah rutini var yani.” Kimse ne dediğimi anlamadı. Böyle devam edersem ya delirdiğimi düşünecekler ya da kötü bir ruh tarafından ele geçirildiğimi sanacaklardı. Bu arada kötü ruh bendim. Shu yu ince dala kokulu toz sürüp bana uzattı. “Nane ve tuz karışımıdır.” Şaşırtıcı şekilde işe yarıyordu. Hayatımda ilk kez tarihi bir ortamda diş fırçalarken buldum kendimi. En çılgın hayallerimde bile böyle bir an yaşayacağımı göremezdim. Gerçekten kader benimle oyun oynuyordu. Bir süre sonra hizmetçiler beni odanın yan tarafındaki yıkanma bölümüne götürdü. İnce ahşap paravanların arkasında geniş bakır küvet hazırlanmıştı. İçinden buhar yükseliyor, suyun yüzeyinde çiçek yaprakları yüzüyordu. Tam burada biraz huzur bulabilirdim aslında. Sıc…