BEŞİNCİ BÖLÜM
Yazar: Tuğçe Sarıgül

PAZAR GECESİ GİBİ BİR GECE Taş avludaki sessizlik hâlâ üzerime baskı yapıyordu. Merdivenlerin en üstünde duran adam gözlerini üzerimden çekmiyordu. Ben ise hâlâ bunun gerçek olduğuna tam anlamıyla inanamıyordum. Çünkü mantıklı hiçbir açıklaması yoktu. Bir insan nasıl olur da bir ritüelden sonra kendini antik bozkırda bulurdu? Bulmazdı. Demek ki rüya görüyordum. Çok gerçekçi, inanılmaz detaylı ve biraz fazla uzun bir rüya… ama sonuçta rüyaydı. Bu düşünce beni rahatlattı. Çünkü gerçek değilse korkmama da gerek yoktu. Bakışlarımı tekrar adamın yüzüne çevirdim. Akşam güneşi sert yüz hatlarının üzerine vuruyordu. Yakından bakınca gözlerinin sandığımdan daha koyu olduğunu fark ettim. İfadesi hâlâ sakindi ama içinde soğuk bir mesafe vardı. Bana bakıyordu ama sanki aynı zamanda başka bir yerdeydi. Bir savaşçı gibi görünüyordu. Gerçek bir savaşçı. O steril spor salonu kaslarından değil… yıllarca at üstünde yaşamış, kılıç taşımış, kan görmüş erkeklerden biri gibi. Ellerinin eklemleri bile sert görünüyordu. Ve ne yazık ki… fazla yakışıklıydı. İçimden sessizce ofladım. Tabii ki bilinçaltım bana normal bir adam göstermeyecekti. Merdivenlerden ağır adımlarla inmeye başladığında avludaki herkes daha da sessizleşti. Kürk kaftanının etekleri taş zeminde hafifçe hareket ediyor, belindeki işlemeli kılıç her adımında ışığı yansıtıyordu. Sonunda önümde durdu. Benden oldukça uzundu. Başımı kaldırmak zorunda kaldım. Bir süre konuşmadı. Yalnızca yüzüme baktı. Sanki beni inceliyor gibiydi. Ben de onu inceliyordum açıkçası. Garip olan şuydu ki… adamın yüzünde en ufak heyecan belirtisi yoktu. Ne düğün heyecanı ne merak ne de hoşnutsuzluk. Taş gibiydi. Sonunda düşük ama tok bir sesle konuştu. “Uzun yolculuk geçirmişsin.” Sesi beklediğimden daha sakindi. “Evet,” dedim. “Başım da hâlâ ağrıyor.” Bakışları kısa süreliğine başımdaki sargıya kaydı. Duvak olmasına rağmen beyaz keten sargı görünüyordu. “Uçurumdan atlamaya çalıştığını söylediler.” Bir anda öksürecek gibi oldum. Tabii. Rüyamdaki kadın. Bir saniye içinde kendimi toparladım. “Sanırım fikrimi değiştirdim.” Adamın kaşlarından biri hafifçe kalktı. İlk kez yüzünde belli belirsiz bir ifade oluşmuştu. “Öyle görünüyor.” Sessizlik oldu. Etrafımızdaki insanlar nefes bile almadan bizi izliyordu. Adam sonunda yeniden konuştu. “Bu evliliği ben de istemedim.” Şaşırdım. Bunu bu kadar direkt söylemesini beklemiyordum. Gözlerimi kırpıştırdım. “Dürüstlüğünüz için teşekkür ederim sanırım," dedim başım sağa doğru hafifçe yatmıştı. Böyle bir ortamda ne denirdi ki? Daha fazla tarihi dizi izlemeyeliydim. Rüzgâr siyah saçlarını hafifçe savurdu. “Bu bir barış evliliği,” dedi sakin bir sesle. “Wei Hanedanlığı savaşı durdurmak için seni gönderdi.” İçimden geçen ilk düşünce şu oldu: Gerçekten insanı kargo gibi yollamışlar. Adam devam etti. “Benim için görevden fazlası değil.” Nedense bu cümle içimi rahatlattı. Harika. Demek romantik beklentileri yoktu. Bu mükemmeldi. Çünkü benim de yoktu. Davul sesleri yeniden yükselmeye başladığında çevremizdeki hareketlilik arttı. Hizmetkârlar öne çıktı. Shuyu sessizce kulağıma eğildi. “Prensesim, tören başlamalı.” Ve böylece bozkır düğünü başladı. Beni geniş taş merdivenlerden yukarı çıkardılar. Gökyüzü artık tamamen mora dönmüştü. Sarayın önündeki büyük avluda ateşler yakılmıştı. Uzun direklerin tepesinde kurt başlı sancaklar dalgalanıyor, davullar ritmik şekilde vuruyordu. Ortada büyük bir ateş vardı. Bozkır halkı ateşin çevresinde toplanmıştı. Kadınlar parlak işlemeli kaftanlar giymişti, erkeklerin omzunda kürkler vardı. Çocuklar bile sessizdi. Benim için hazırlanan tören yolu boyunca yürürken herkes başını eğdi. Bir yandan etkileniyordum. Bir yandan da içimden şunu düşünüyordum: Ne zaman dinlenebilecektim? Axie Shi Kağan ateşin diğer tarafında duruyordu. Yaşlı bir kam öne çıktı. Elindeki asayı ateşe doğru kaldırıp kulağa eski gelen dualar okumaya başladı. Kağan benimle konuşurken Wei dilini kullanmıştı ama şimdi Kam dua ederken onun söylediklerini de anlayabildiğimi fark ettim. Wei pr…