DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Yazar: Tuğçe Sarıgül

BİTMEK BİLMEYEN RÜYA Arabanın ince ipek perdelerini araladığımda bozkırın rüzgârı yüzüme çarptı. Serin ve kuru bir havaydı bu; şehirlerdeki ağır egzoz kokusuna ya da klimalı ofislerin baygın havasına benzemiyordu. İçime çektiğimde ciğerlerimi yakıyor ama aynı zamanda garip şekilde ferahlatıyordu. Gökyüzü sonsuzdu. Gerçekten sonsuz. Hayatım boyunca binaların arasına sıkışmış bir gökyüzü görmüştüm. Ama burada, başımı nereye çevirirsem çevireyim yalnızca mavi vardı. Uçsuz bucaksız bir mavi ve onun altında dalga dalga uzanan yeşil bozkır. , Arabanın iki yanında ilerleyen askerler sessizdi. Kürk omuzlukları rüzgârda hafifçe hareket ediyor, atlarının yeleleri güneş ışığında parlıyordu. Bazılarının sırtında yaylar, bazılarının belinde kıvrık kılıçlar vardı. Wei sarayındaki askerler gibi parlak ve süslü görünmüyorlardı. Daha serttiler. Daha gerçek. Ve nedense… daha güven vericiydiler. Başımı tekrar içeri çektim. Arabanın içi hâlâ sıcak tütsü kokuyordu. Kırmızı ipek perdeler güneş ışığını filtreliyor, içeriyi altın renkli bir gölgeye boyuyordu. Sakin olan hizmetçi ki adı Shuyu'ydu. önümde küçük bir tepsi hazırlıyordu. “Prensesim, biraz yemek yemelisiniz,” dedi yumuşak bir sesle. Tepside ince açılmış susamlı çörekler, bal sürülmüş pirinç pastası ve küçük bir kase içinde kavrulmuş yemiş vardı. Yanında ise ince porselen bir fincanda sıcak çay duruyordu. Çayın içinden hafif manolya yükseliyordu. Bir an gözlerimi kırpıştırdım. Yani teknik olarak zamanda geriye gitmiştim ama yine de önümde çay vardı. Bu inanılmaz rahatlatıcıydı. Sessizce çöreği alıp ısırdım. Beklediğimden daha iyiydi. Hafif tuzlu ve çıtırdı. Ardından çayı içtim. Tadı alışık olduğum şeylerden farklıydı ama kötü değildi. “Bu ne çayı?” diye sordum. Mei hemen cevap verdi. “Manolya çayı, yeni açtığında sabah çiyi üzerindeyken toplanır ve belli işlemlerden geçtikten sonra kurutularak çay haline getirilir prensesim.” Başımı salladım. Tamam. Antik çağdaydım ama hâlâ biri bana atıştırmalık getiriyordu. Belki de kader bana ilk kez iyi davranıyordu. Günüm gerçekten keyifli geçiyordu. Araba saatler boyunca ilerledi. Güneş gökyüzünde ağır ağır hareket ederken bozkırın görüntüsü de değişmeye başladı. Başlangıçta yalnızca otlar ve tepeler vardı ama zaman geçtikçe küçük sürüler görünmeye başladı. Atlar… koyunlar… uzakta duman tüten çadır kümeleri… Sonra insanlar ortaya çıktı. At üstünde çocuklar. Kürk şapkalar takmış yaşlı adamlar. Uzun örgülü kadınlar. Araba geçtiğinde herkes başını eğiyor ya da saygıyla geri çekiliyordu. Bazıları merakla örtülü arabama bakıyordu. Büyük ihtimalle Wei’den gelen prensesi ilk kez görüyorlardı. Ben ise perde arkasından onları izliyordum. Ve dürüst olmak gerekirse… mutluydum. Garipti ama mutluydum. Belki hâlâ durumu tam kavrayamamıştım ama içimdeki o sürekli sıkışmışlık hissi kaybolmuştu. Kimse benden sunum istemiyordu. Kimse mail atmıyordu. Kimse toplantıya geç kaldığım için surat yapmıyordu. Yetişmem gereken bir süre yoktu, koşturmak zorunda değildim. Şu an tek görevim oturmak ve manzara izlemekti. Harika bir görevdi. Gün batımına yakın, bozkırın rengi altına dönmeye başladığında araba hafifçe yavaşladı. Kaşlarımı çatıp perdeyi tekrar araladım. Ve donup kaldım. Çünkü uzakta… bir şehir yükseliyordu. Bir an gerçekten yanlış gördüğümü düşündüm. Bozkır denince aklıma yalnızca obalar ve çadırlar gelmişti. Belki büyük birkaç otağ, birkaç ahşap yapı… hepsi buydu. Ama karşımda duran şey… gerçek bir başkentti. Şehrin etrafını çevreleyen surlar koyu taşlardan yapılmıştı. Devasa ve heybetliydiler. Surların üzerinde mavi sancaklar dalgalanıyor, altın kurt başı işlemeleri güneş ışığında parlıyordu. Yuvarlak gözetleme kuleleri gökyüzüne yükseliyor, kulelerin tepelerinde nöbet tutan askerler görünüyordu. Şehrin adı kapının üzerindeki büyük işlemeli levhada yazıyordu: Kutbalık. Nefesimi tuttum. Kapıya yaklaştıkça şehrin ihtişamı daha da belirginleşti. Surların önünde geniş bir taş yol uzanıyordu. Yolun iki yanında uzun direklere asılmış at kuyruklu sancaklar vardı. Demir ka…