ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yazar: Tuğçe Sarıgül

Bir Öğle Yemeğinde Tehdit Edilmek Atla geçirdiğim ilk felaket denemelerinden sonra dizlerimde hâlâ hafif bir titreme vardı. Ahal Teke'nin zarif ama inatçı adımları, bozkır insanlarının "eğlenceli" dediği şeyin aslında küçük çaplı bir hayatta kalma sınavı olduğunu anlamama neden olmuştu. İlk birkaç denemede ya dizginleri yanlış çekmiş ya da dengemi kaybedip neredeyse kendimi yere bırakmıştım. Buna rağmen pes etmemiştim. Ve sonunda atın üzerinde sabit durabildiğim o an geldi. Belki deneyimli bir binici için önemsizdi ama benim için büyük bir zaferdi. Uzun zamandır hissetmediğim bir başarı duygusu göğsümün içinde sıcak bir şekilde yayıldı. Ardından da gurur geldi. Hayatım boyunca hiç denemediğim bir şeyi, zor da olsa başarmıştım. Bu yüzden yüzümde engel olamadığım geniş bir gülümsemeyle atını yanıma süren Tuvu'ya baktım. Küçük prens çoktan kahkahalar atıyordu. Ben de onun neşesine kapılıp aynı şekilde güldüm. Rüzgâr saçlarımın arasından geçerken bir an için kendimi gerçekten özgür hissettim. Uzun bir süre avluda dolaştık. Daha doğrusu Tuvu dolaştı, ben ise hayatta kalmaya çalıştım. Küçük prens ve atı bazen avlunun bir ucundan diğer ucuna ok gibi fırlıyor, sonra tekrar yanıma dönüyordu. Onları izlerken rüzgârla yarışan iki arkadaş gibilerdi. Benim altımdaki Ahal Teke ise çok daha sabırlı davranıyordu. Belki acemiliğimi anlamıştı. Bu yüzden geniş avluda ağır ağır çemberler çizdik. Ben ata alışıyordum, at da bana. Öğleden sonra güneş sarayın taş duvarlarını altın rengine boyarken içimdeki korku yerini heyecana bırakmıştı. İlk kez bu dünyanın bana ait olabilecek bir yanı olduğunu hissediyordum. Tam o sırada Tuvu atını yanıma sürdü. "Bu at artık senin," dedi son derece doğal bir ifadeyle. Bir an ne dediğini anlayamadım. "Ne demek benim?" "Senin işte." Sanki bir elma verdiğini söylüyormuş gibi omuz silkti. Şaşkınlıkla önümde duran atın boynuna baktım. Parlak altın renkli tüyleri güneş ışığında adeta ışıldıyordu. İnce uzun boynu gururla yukarı kalkıktı. Koyu gözleri ise sakin ve zekiydi. Bir an için kalbim tuhaf şekilde sıkıştı. Bu dünyaya geldiğimden beri ilk kez bana ait olan bir şeyim vardı. Yavaşça elimi uzatıp atın yelesini okşadım. Sıcak teni avucumun altında kıpırdadı. "Güzel kız..." diye mırıldandım. Tuvu merakla bana baktı. "İsmi ne olacak?" Gözlerimi tekrar atın altın renkli tüylerine çevirdim. Güneş ışıkları üzerinde dans ediyor, her hareketinde sanki etrafına sıcaklık yayıyordu. Dudaklarımdaki gülümseme büyüdü. "Güneş. Tıpkı onun gibi sıcak ve parlak." Tuvu başını hafifçe eğdi. Sonra ciddi bir şekilde atı inceledi. Ardından onaylarcasına başını salladı. "Güzel isim." Nedense bu söz beni beklediğimden daha mutlu etti. Beş yaşındaki bir çocuğun onayı beni memnun ediyordu. İçimden kendime gülmeden edemedim. Elimi yeniden Güneş'in boynuna koydum. O anda, bütün karmaşaya rağmen, burada geçirdiğim ilk gerçekten güzel günü yaşadığımı hissettim. Tuvu Şad'ın enerjisinin hiç tükenmediğine yemin edebilirdim. Az önce at üzerinde verdiğim yaşam mücadelesini yalnızca benim başıma gelmişti. Dizlerimde hâlâ hafif bir titreme vardı. Kalçamın neden bu kadar ağrıdığını sorgulamamaya çalışıyordum çünkü cevabını biliyordum. Ama Tuvu bunu umursamıyordu. Küçük prens çoktan yeniden koluma yapışmış, beni sarayın iç avlusuna doğru sürüklüyordu. "Benimle vakit geçireceğine söz verdin." Sesindeki kararlılık, beş yaşındaki bir çocuğa ait olmayacak kadar ciddiydi. İç çekerek kaftanımın eteğine yapışan tozları silkeledim. "Evet..." dedim. "Hatırlıyorum." Daha doğrusu unutmama izin vermiyordun. Öğle güneşi sarayın taş duvarlarına vuruyor, açık renkli yüzeyleri altın sarısına boyuyordu. Sabahki koşuşturma yerini daha düzenli bir hareketliliğe bırakmıştı. Göç hazırlıkları hâlâ sürüyordu. Avlunun bir köşesinde yük hayvanları hazırlanıyor, başka bir tarafta hizmetçiler sandıklar taşıyordu. Muhafızlar belirli aralıklarla yer değiştiriyor, demir ve deri zırhların çıkardığı sesler taş avluda yankılanıyordu. Ama bütün bu hareketliliğin içinde bir düzen vardı. Mod…