ON İKİNCİ BÖLÜM
Yazar: Tuğçe Sarıgül

At Binmek Bisiklete Binmek Gibi Değilmiş Göz kapaklarım hâlâ ağırdı; bilincim, uykunun puslu kıyısında sessizce salınıyordu. Ne tamamen uyanıktım ne de hâlâ rüyanın içindeydim. Bedenim yumuşak yatağın sıcaklığına gömülmüşken zihnim, gerçeklikle uyku arasındaki o garip boşlukta sürükleniyordu. Sesler önce uzak bir uğultu gibi geldi. Bozkır kuşları çoktan uyanmıştı. Keskin ve kısa ötüşleri, sarayın yüksek çatıları üzerinde yankılanıyor; sabahın ayazına karışıp odama kadar ulaşıyordu. Birbirine cevap veren onlarca farklı ses vardı. Bazıları ince ve tizdi, bazılarıysa sert rüzgârın arasında kaybolup gidiyordu. Çocukluğumda şehirde duyduğum serçelere benzemiyorlardı. Daha yabani, daha özgürdüler. Ardından uzaklardan gelen bir at kişnemesi duyuldu. Ahırlardan yükselen o güçlü ses, bozkırın ruhunu taşıyor gibiydi. Bir at daha ona karşılık verdi. Sonra nal sesleri işitildi; taş döşeli avluda yankılanan düzenli vuruşlar sabahın başladığını haber veriyordu. Bir yerlerde seyisler hayvanları hazırlıyor, muhafızlar nöbet değiştiriyor olmalıydı. Sabahların sessizliği modern şehirlerin sessizliğine benzemiyordu. İçinde hayat vardı. İnsanların nefesleri, çalışan elleri, hazırlanan atlar, yanan ocaklar... Her şey görünmeden hareket ediyor, saray daha gün doğmadan uyanıyordu. Bir an için gözlerimi açmadan öylece yattım. Eski hayatıma dönmek istediğimden de emin değildim. Dışarıdan bir kadın sesi duyuldu. Ardından başka bir hizmetçi cevap verdi. Ayak sesleri koridordan geçip uzaklaştı. Saray artık tamamen uyanmıştı. Gözlerimi açmadan yatakta gerindim. Kaslarım, sert geçen gecenin ağırlığını hâlâ taşıyordu. Derin bir nefes aldığım anda burnuma odanın köşesinde ağır ağır tüten ardıç tütsüsünün keskin kokusu doldu. Ona bal, kurutulmuş yabani çiçekler ve çoktan sönmüş koyun yağı kandilinin isli kokusu karışıyordu. Kandilin kokusundan ilk zamanlar nefret etmiştim. Midemi bulandıran o ağır kokuya yüzümü buruşturduğumda Shuyu gülerek bunun koyun yağından yapıldığını söylemişti. O an neden şaşırdığımı şimdi daha iyi anlıyordum; çünkü ait olduğum dünyada ışığın bile kokusu yoktu. Bir an için hangi çağda olduğumu unuttum. Sonra burnuma dolan o yabancı karışım, gerçeği acımasızca yeniden yüzüme vurdu. Bu kokular modern dünyanın steril parfümlerine benzemiyordu. Hiçbiri temiz ya da hafif değildi. Daha yoğun, daha ham, daha gerçektiler. İpek yastıklara sinmiş bozkır ayazını bile hissedebiliyordum; kuru ve keskin hava tenime değiyor, sanki ait olmadığım bu dünyanın beni yavaş yavaş içine çektiğini fısıldıyordu. Yatağımı çevreleyen kat kat tül perdelerin arkasında hafif bir hareketlilik vardı. Kumaşların hışırtısı ve bastırılmış ayak sesleri sabah sessizliğini bozarken gözlerimi aralamadan önce kimin geldiğini tahmin etmiştim bile. Bir an sonra Shuyu’nun yumuşak sesi perdenin ardından duyuldu. “Günaydın, Prenses. Sabah hazırlıklarına başlayalım mı?” Sesi her zamanki gibi sakindi; ne fazla yüksek ne de fazla alçak. Sarayda yaşayan herkes gibi o da duvarların bile kulakları varmışçasına konuşmayı öğrenmişti. Yavaşça doğrulup yatağın içinde yarı oturdum. Omuzlarımdan kayan ince kürk örtüyü tutarken perdeye doğru baktım. Esnememi bastırdıktan sonra başımla onu onayladım. Shuyu hemen harekete geçti. Kalın işlemeli perdeleri iki yana çekip kenarlardaki tunç klipslere dikkatlice iliştirdi. Sabah ışığı çadırı andıran geniş odanın içine yavaşça yayıldı. Soluk altın renkli güneş, keçelerle kaplı zemine vuruyor; havadaki tütsü dumanını görünür hâle getiriyordu. Perde açılır açılmaz Mei içeri girdi. Ardında daha önce adını duymadığım genç bir hizmetçi vardı. İkisi birlikte tunç işlemeli geniş bir leğen taşıyorlardı. Leğenden yükselen ince buhar, sıcak suyun içine atılmış ardıç yapraklarıyla yabani çiçeklerin kokusunu odaya yayıyordu. Diğer hizmetçinin elinde ketenden dokunmuş temiz bezler, küçük seramik kaplar ve fildişi saplı taraklar vardı. Mei diz çökerek leğeni önümdeki alçak masanın yanına bıraktı. Ellerimi sıcak suya değdirdiğim anda içime yayılan sıcaklık hoşuma g…