4. Bölüm
Yazar: Almiss

Bölüm görselleri

Damla’nın balkondan fırlattığı o neşeli bombadan sonra kahvaltı masası tam bir şenlik alanına dönmüştü. Ege usulü zeytinler, teyzemin bahçesinden taze toplanmış domatesler, fırından yeni çıkmış sıcacık otlu börekler... Ama benim aklım masadaki lezzetlerde değil, öğleden sonra Sarp’la yapacağımız o küçük kaçamaktaydı. "Gece, yalnız farkında mısın bilmiyorum ama..." dedi Damla, çatalına taktığı beyaz peyniri ağzına atmadan hemen önce gözlerini kısarak. "Sabahın yedisinde adama kahve götürürken giydiğin o keten gömlek-şort kombini son derece 'kaza eseri şık' bir havaya sahipti. Yeme bizi, akşamdan mı planladın bunu?" "Saçmalama Damla," dedim hızla, çayımı karıştırırken kaşığın çıkardığı ses tabağa çarptı. "Sabahın köründe uyandım, bahçeye çıktım. Sarp da oradaydı, insanlık namına bir fincan kahve verdim. Neyini abartıyorsunuz anlamıyorum ki?" Selin taze sıkılmış portakal suyundan bir yudum alıp sırtını sandalyeye yasladı. "Abartmıyoruz Gece, gözlemliyoruz. Bak, mimarlık eğitimi sana alan analizi öğretmiş olabilir ama bize de insan analizi öğretti. Sarp Karadağ senin yanında dururken duruşu bile değişiyor. O sert, mesafeli, kasabanın 'kendi halinde takılan marangozu' gitti; yerine gözlerinin içine bakan, sürekli gülümseyen bir adam geldi." "Ayrıca," diye söze atıldı Damla, elindeki çatalı bana doğru sallayarak. "Öğleden sonra atölyeye gidiyormuşsunuz! Bak bu çok kritik bir hamle. Bir erkeğin çalışma alanına gitmek, onun zihninin içine girmek gibidir. Özellikle de ahşap kokan, tozlu, retro bir atölyeyse... Kızım ortam resmen romantik film seti!" "Kızlar, gerçekten sadece arkadaşça bir ziyaret," dedim ama sesimdeki o hafif titremeyi kendim bile engelleyememiştim. "Hem ahşap tasarımları merak ediyorum, mimarım ben unuttunuz mu? Mesleki ilgi!" "Tabii tabii, mesleki ilgi..." dedi Damla gözlerini devirerek. "Zaten o göz kırpmalar da tamamen mimari restorasyon teknikleriyle alakalıydı!" Masada patlayan kahkahalara ben de engel olamadım. Kızların bu neşesi, takılmaları içimdeki heyecanı bastırmıyor, aksine daha da alevlendiriyordu. Saat ikiye doğru pansiyonun kapısında durmuş, üzerimi son bir kez kontrol ediyordum. Bu sefer üzerimde uçuşan, toprak tonlarında hafif bir Ege elbisesi vardı. Saçlarımı açık bırakmış, deniz tuzu spreyiyle doğal dalgalarını öne çıkarmıştım. Tam çantama telefonumu atıyordum ki, bahçe kapısının gıcırtısı duyuldu. Sarp gelmişti. Üzerindeki o tozlu iş kıyafetlerini değiştirmişti. Füme rengi, kollarını yine dirseklerine kadar kıvırdığı bir keten gömlek ve koyu renk bir pantolon giymişti. Saçları hafif nemliydi, sanki az önce duştan çıkmış gibi mis gibi sabun ve çam kokuyordu. Yürüyüşündeki o kendinden emin rahatlık, gün ışığında daha da belirgindi. "Hazır mıyız Mimar?" dedi verandaya adımlarken. Bakışları üzerimdeki elbisede bir anlığına asılı kaldı, ardından gözlerime tırmandı. Dudaklarının kenarında o tanıdık, iç ısıtan tebessüm belirdi. "Hazırım," dedim, çantamı omzuma takarak. "Kızlar içeride siesta yapıyor, sessizce kaçabiliriz." Gülümsedi, eliyle önden geçmem için işaret etti. Pansiyonun bahçesinden çıkıp kasabanın deniz kokan sokaklarına adım attığımızda, üzerimdeki o garip gerginlik yerini tatlı bir huzura bıraktı. Atölyeye doğru yürürken Sarp kasabayla ilgili şeyleri anlatıyordu. Hangi sokakta kimin yaşadığını, hangi zeytin ağacının kaç yıllık olduğunu, deniz kenarındaki eski balıkçı teknelerinin hikayelerini... O anlatırken sesindeki o dingin ritim bana İstanbul’un tüm gürültüsünü unutturuyordu. "İşte geldik," dedi Sarp, deniz kıyısına çok yakın, taş duvarlı ve ahşap kapılı eski bir deponun önünde durduğumuzda. Deponun büyük, paslı demir anahtarını kilide takıp çevirdi. Ağır ahşap kapı gıcırtıyla açıldığında, burnuma dolan ilk şey yoğun ahşap, vernik, toprak ve deniz tuzu karışımı bir koku oldu. İçeri adım attığım an büyülenmiş gibiydim. İçerisi yüksek tavanlıydı. Geniş pencerelerden giren öğlen güneşi, havada süzülen ince ahşap tozlarını altın sarısı birer zerre gibi parlatıyordu. Duvarlarda çeşit çeşit o…