Fırtınanın kalbinde
Yazar: sakurameryo

Bazı fırtınaları dönüştürmeye gerek yoktu. Sadece içinde kalmak ve birlikte yanmak gerekiyordu." İzmir’in havasına güvenilmez derlerdi de inanmazdım. Yarım saat önce pırıl pırıl olan gökyüzü aniden Kordon’un üzerine çöken simsiyah bulutlarla kaplanmış, deniz hırçınlaşarak Kordon boyunu sert bir fırtınanın kollarına bırakmıştı Kafenin önündeki sandalyeleri apar topar içeri taşırken yağmur bardaktan boşalırcasına yağmaya başladı. Müşteriler çoktan evlerine dağılmış, yakup Amca da dükkanın arka tarafındaki depoya geçmişti. Kafede sadece ben ve dışarıdaki fırtınanın uğultusu kalmıştı Tam kapıyı kilitlemek için hamle yapmıştım ki, kapının camında beliren karaltıyla irkildim. Ada’ydı Ama bu kez ne elinde bir raket vardı ne de yüzünde o her şeyi tiye alan alaycı gülümsemesi. Saçları sırılsıklam olmuş, beyaz keten elbisesi tenine yapışmıştı. Kolları göğsünde kenetlenmiş titreyerek kapının eşiğinde duruyordu. Gözlerindeki o hep görmeye alıştığım meydan okuyan parıltı gitmiş, yerine ilk defa savunmasız, kırılgan bir bakış yerleşmişti. "Ada" dedim, hemen kapıyı sonuna kadar açarak. "Bu halin ne? Geç içeri, çabuk" Hiçbir şey söylemeden içeri adım etti. Dükkanın ortasında durdu, omuzları çökmüştü Hemen arka tarafa koşup temiz bir havlu ve Yakup Amca’nın dükkanda bıraktığı geniş, kalın hırkalardan birini getirdim. Havluyu saçlarına yerleştirip hırkayı omuzlarına bırakırken ellerim yine o tanıdık ritimle titredi. Ama bu kez heyecandan değil onu ilk defa böyle görmenin verdiği endişedendi. "Ne oldu?" diye sordum, sesimi olabildiğince yumuşatarak. "Antrenmanda bir şey mi oldu?" Ada başını kaldırdı. Saçlarından süzülen yağmur damlaları yanaklarından aşağı akıyordu. Dudakları titredi. "Annem..." dedi sesi fırtınanın sesine karışıp neredeyse kaybolacaktı. "İzmire gelmiş. Beni kulüpten almaya çalıştı. Yine o eski, mükemmel hayat planlarından bahsetti. Tenisi bırakmamı, onunla İstanbul'a dönmemi istiyor." Bir an için nefesimin kesildiğini hissettim. İki yıl önce annemin beni bırakıp gidişi, hayatımdan bir anda çıkışı geldi aklıma. Adanın yaşadığı bu sıkışmışlık, benim yıllardır içimde taşıdığım o devasa boşluğun aynası gibiydi. "Ben gitmek istemiyorum Ege" dedi, gözlerinden akan şeyin yağmur mu yoksa gözyaşı mı olduğunu seçemediğim bir anda. "Ben o boğucu dikey binaların arasında, onun istediği o robot kız olmak istemiyorum. Ben Kordon'un rüzgarını seviyorum. Ben... burayı seviyorum." O an içimde yıllardır kilitli tuttuğum dükkan kapıları kırıldı sanki . Korkularımı, o monoton güvenli alanımı, sadece limon kokularının arkasına saklandığım gerçeğini bir kenara bıraktım. Bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım. Ellerimi hırkanın üzerinden omuzlarına koydum ve onu kendime doğru çektim. Ada hiç tereddüt etmeden başını göğsüme yasladı. Hırçın, deccal bakışlı kız gitmiş, fırtınada kanadı kırılmış küçük bir kuş gelmişti yerine. Saçlarından burnuma sırılsıklam yağmur kokusuyla karışık o hafif parfümü geldi. "Gitme" dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar kararlı ve derinden çıkmıştı. "Gitmek zorunda değilsin Ada. Seni buradan almalarına izin verme." Ada başını yavaşça göğsümden kaldırıp yüzüme baktı. Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki nefesi dudaklarıma çarpıyordu. Gözleri önce gözlerime, sonra dudaklarıma kaydı. Zaman dursa, sadece dışarıdaki yağmurun camlara vuran sesi kalsa istenecek o andaydık. "Ege..." diye mırıldandı sesi bir yalvarış gibiydi. Bana dün sorduğu o limon takıntısı sorusu aklıma geldiğinde, gözlerimi gözlerinden ayırmadım. İçimdeki tüm korkaklar aynı anda sustu. Bazı fırtınaları dönüştürmeye gerek yoktu; sadece içinde kalmak ve birlikte yanmak gerekiyordu. Ve ben o fırtınanın tam ortasında onunla yanmaya çoktan razıydım. Ada’nın dudaklarında hafif, belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Elini kaldırıp yanağıma koydu. Parmakları buz gibiydi ama değdiği yer alev alev yanıyordu. Tam o sırada dışarıda gök gürledi kafenin ışıkları bir anlığına tamamen karardı ve Ada, o karanlığın içinde aramızdaki son…