5. BÖLÜM: BEYAZIN ARDINDA KALAN AYAZ
Yazar: Sessizligi.Yazan R.B

Sevgili Okuyucu… “Soğuk, dışarıdaki kar değildi… Asıl ayaz, evin içindeydi.” ❄️ ⚖️ Babam hastanenin çıkış evraklarını imzalamak için bankoda durduğu sırada, arkadaki hemşirenin arkadaşına Rusça mırıldandığı “Все будет хорошо” (Her şey iyi olacak) cümlesini artık tercümana gerek duymadan anlıyordum. Bir yıl boyunca o odanın boğucu sessizliği ve bu yabancı dil hafızama kazınmıştı. İşlemler bittikten sonra ağır, sürgülü demir kapıdan dışarı adımı attım. Yüzüme çarpan o keskin Rusya ayazı nefesimi kesti. Bir yıl… Tam üç yüz altmış beş gün. Çocukluğumun en uzun yılı, beyaz tavanın çatlaklarını ezberleyerek geçmişti. Hastanenin önünde bekleyen araca doğru yürüdük. Annem ön koltuğa yayılmış, camdan dışarı bakıyordu; babam ise işlemleri bitirip arkamızdan geliyordu. Bir yıl sonra hastaneden çıkıyordum ama ne kapıda beni kucaklayan biri vardı ne de gözlerinde bir damla merhamet taşıyan ailem. Aracın kapısını açıp sessizce arka koltuğa bindim. Yol boyunca camdan dışarıdaki lapa lapa yağan karı izledim. Kapıyı açıp içeri adım attığımız an, evdeki o yabancı ve buz gibi sessizlik yüzüme bir tokat gibi çarptı. Sanki ben bir yıldır hiç ortalıkta yokmuşum gibi, hayat onlar için hiç durmamış gibiydi. Annem paltosunu savurarak salonun ortasındaki koltuğa geçti, babam ise elindeki anahtarları portmantoya fırlatıp hiç yüzüme bile bakmadan çalışma odasına yöneldi. Bir yıl boyunca dönmeyi hayal ettiğim ev, aslında duvarları buzdan örülmüş sessiz bir hapishaneymiş. Aynı çatının altında yaşıyorduk ama birbirimize kilometrelerce uzaktık. Odama çekildiğimde kapıyı yavaşça kapattım. Yatağımın üzerine oturdum; ne bir “Geçmiş olsun.” duymuştum ne de başımı okşayan bir el görmüştüm. O gün anladım ki; bazı çocuklar hastaneden taburcu olurdu ama yalnızlıklarından asla çıkamazdı. Ben de onlardan biriydim. Beyaz odanın kapısı ardımda kapanmıştı belki… Ama içimde başlayan o ayaz, ömrüm boyunca peşimi hiç bırakmayacaktı. ───── ⚖️ ───── Toplantı salonundaki o sessizlik, genç polis memurunun titreyen nefesiyle ortadan ikiye bölündü. Savcı, sandalyesinden öne doğru atılarak sert ve sabırsız bir sesle sordu: “Ne oldu dedim? Doğru düzgün anlat, geveleyip durma.” Memur derin bir soluk alıp yutkundu. Gözleri salondakilerin üzerinde gezindikten sonra doğrudan savcıya kilitlendi: “Arşiv… Adliyenin ana arşivi, Sayın Savcı. Yangın çıktı. Ama… ama bu sıradan bir yangın değil. Özel korumalı Gümüş Terazi dosyalarının bulunduğu kilitli bölme doğrudan hedef alınmış.” Salonda havada uçuşan fısıltılar bir anda uğultuya dönüştü. Masanın üzerindeki o sararmış fotoğrafa, arkasındaki nota ve az önce Alp’in söylediği cümlelere baktım. Kalbim göğüs kafesimi zorlarken, bakışlarım hızla karşımdaki adama çevrildi. Alp Soykan, ceketinin düğmelerini sakin bir hareketle ilikledi. Yüzünde panikten eser yoktu. Aksine, yıllardır beklediği an sonunda gelmiş gibi sakin görünüyordu. O an ilk kez şunu düşündüm: Karşımdaki adam sıradan biri değildi. “Toplantı bitti,” diye gürledi savcı, sandalyesini itip ayağa kalkarken. “Kimse dışarı çıkmasın! Herkes arşive!” Ortalık bir anda hareketlendi. Polisler, memurlar kapıya doğru koştururken ben yerimden kıpırdamadım. Gözlerimi Alp’ten ayırmıyordum. O da yerinden kalkmış, masanın etrafından dolaşarak yavaş adımlarla bana doğru yaklaşmıştı. Yanımda durdu. Bana doğru hafifçe eğildi ve sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla konuştu. “Hâlâ benim bir suçlu olduğumu mu düşünüyorsunuz, Uzman Karaca?” diye sordu, sesindeki o sakin ama meydan okuyan tınıyla. “Yoksa adaletin, mahkeme salonlarının tozlu duvarları arasında boğulduğunu çoktan fark ettiniz mi?” Başımı hafifçe kaldırdım, gözlerinin içine diktim bakışlarımı. Sesimde en ufak bir titreme yoktu: “Kanunlar kurallarla çalışır, Avukat Soykan. Gece yarısı evlerin bahçesine giren izinsiz adımlarla veya kural tanımazlıkla değil.” Alp’in dudaklarında hafif, ne anlama geldiği çözülemeyen bir tebessüm belirdi. Benim geçmişimden habersizdi. Bildiği tek şey, sistemin açıklarını benden daha iyi okuyabildiğiydi. “Baz…