4. BÖLÜM: BEYAZIN İÇİNDEKİ YALNIZLIK
Yazar: Sessizligi.Yazan R.B

Sevgili Okuyucu… “Bir annenin söylemediği tek bir sevgi sözü, bazen bir çocuğun ömrü boyunca içinde taşıdığı sessizliğe dönüşür.” ⚖️ Rusya’nın o bitmek bilmeyen karı pencere camlarına vururken, hastane odasının içindeki sessizlik dışarıdakinden çok daha keskin hissediliyordu. Doktorlar, odanın ortasında annemle ve babamla konuşuyor, yabancı dilde ama elleriyle hastane yatağını ve başımı işaret ederek uzun uzun bir şeyler anlatıyorlardı. Annemle babam doktorları dinlerken sanki çok sıkıcı bir iş toplantısındalarmış gibi sıkıntıyla iç çekiyorlardı. Babam ellerini cebine sokmuş, camdan dışarıdaki kara bakarken; annem kollarını bağlamış, doktorun söylediklerini umursamazca dinliyordu. Aralarında sanki yabancı bir mesafe vardı ama konu ben olduğumda ortak noktaları aynı soğukluktu. Çocuk aklımla kelimelerini anlamıyordum belki ama mimiklerini, havada uçuşan o kaygılı el hareketlerini çok net seziyordum. Doktorlardan biri ellerini iki yana açarak hafifçe iç çekmiş, anneme ve babama dönüp durumu açıklamaya çalışmıştı. Tercüman aracılığıyla ya da doktorun kırık İngilizcesiyle dökülen o cümleler odada yankılandı: “Küçük kızın geçirdiği bu şiddetli baş ağrıları ve mide sancıları fiziksel bir hastalıktan ziyade yoğun stres ve yalnızlık hissinden kaynaklanıyor. Ruhsal olarak kendini çok yalnız hissediyor.” Doktorun cümleleri biter bitmez, annemle babam hiç şaşırmadan, son derece sıradan bir şey dinliyor gibi birbirlerine baktılar. Annem, doktorun yüzüne karşı kibirli ve umursamaz bir tavırla başını salladı: “Çocuk işte,” dedi tercümana bakarak, buz gibi bir sesle. “İlgi çekmek için yapıyor bütün bunları, bir şeyi yok. Abartıyor her zamanki gibi.” Babam da kollarını bağlayıp söze girdi, yüzündeki o sıkılmış ifadeyle doktoru onayladı: “Gereksiz kaprisler, evhamdan başka bir şey değil. Evde de sürekli aynı şımarıklığı yapıyor.” Doktorlar birbirlerine sessizce baktılar. Sanki söyleyecek çok şeyleri vardı ama karşılarındaki insanların dinlemeyeceğini anlamışlardı. İçlerinden biri derin bir nefes aldı, bana son kez üzgün gözlerle baktı ve sessizce odadan çıktı. Oda, birkaç saniye boyunca adeta buz kesti. Annem hızla yatağımın ucuna döndü; az önce doktorun yanında takındığı o umursamaz maske, şimdi yerini doğrudan bana yönelen öfkeli bir fırtınaya bıraktı. “Sen ne sanıyorsun kendini ha?” diye tısladı, sesini alçak ama can yakan bir tonla tutarak. “Elaleme rezil edeceksin bizi! Doktorların başına bela oldun!” Küçücük bedenimle yatakta biraz daha büzüldüm. Canımın yandığını söylemek bile suçtu demek ki. Gözyaşlarım boğazıma dizildi, ama o korkuyla onları içeri akıtmayı o an öğrendim. Ağlamak yasaktı. Canının yanmasını belli etmek yasaktı. İşte tam o sırada, odanın aralık kapısı yavaşça itildi. İçeriye minik adımlarla, yüzünde dünyalar kadar tatlı bir gülümsemeyle küçük erkek kardeşim girdi. Annesinin ve babasının yüzündeki o sert, öfkeli çizgiler kardeşim odaya girdiği an sihirli bir değnek değmiş gibi silindi. Kardeşim neşeyle anneme ve babama koştu, ellerine sarıldı: “Hadi baba, anne! Gidelim parka, söz vermiştiniz!” diye cıvıldadı. Annem az önce bana bağıran o sert kadından eser kalmamış gibi eğildi, kardeşimin saçlarını şefkatle okşadı ve yüzünde güller açarak gülümsedi: “Hadi benim canım oğlum, gidelim,” dedi. Babam da arkadan gülümseyerek eğildi ve kardeşimi kucağına aldı. Kapıya doğru yönelirken, annem arkasına şöyle bir dönüp hastane yatağında büzülmüş olan bana baktı. “Biri gelsin başında beklesin. Nasıl olsa bir şeye ihtiyacı olursa haber verir.” Ve arkalarına bile bakmadan, o neşeli kahkahalar eşliğinde odadan çıktılar. Kardeşine canım diyen, onunla parka giden o anne ve baba, beni o beyaz odada, o hastane kokusunun ve korkunun ortasında bir başıma bırakıp gitmişti. O gün, o beyaz hastane odasında, insanlara karşı ördüğüm o görünmez duvarların ilk tuğlası dizildi. Anladım ki; insanın canı yandığında sesini çıkarması her şeyi daha da kötüleştiriyordu. Aksine, ses çıkardıkça yalnızlığın katlanıyordu. O yüzden susmayı öğrendim. O yüzden k…