3. BÖLÜM: GÖLGENİN İZİ
Yazar: Sessizligi.Yazan R.B

Sevgili Okuyucu… “Bazı yaralar kanamaz. Sessizce büyür, insanın çocukluğunu elinden alır ve geriye yalnızca susmayı bilen bir kalp bırakır.” ⚖️ Çocukluk denilen şey, herkes için aynı anlamı taşımazdı. Kimi çocukluğunu oyun sesleriyle, kimi sıcak sofralarla, kimi ise unutmak istemediği anılarla hatırlardı. Benim çocukluğumun ise tek bir rengi vardı; beyaz. Karların bembeyaz örttüğü, insanın yalnızlığını daha da büyüten o Rusya sokaklarının beyazı… Daha beş yaşındaydım. Oraya gitmeyi seçmemiştik. Babam Hakan Karaca’nın işleri yüzünden, ait olmadığımız bir ülkeye taşınmış; yabancı bir dilin, yabancı insanların ve yabancı duvarların arasında yaşamaya başlamıştık. Dışarıda durmaksızın yağan kar, içeride hüküm süren sessizlikten daha soğuk değildi. Çünkü insanı üşüten yalnızca kış olmazdı. Bazen aynı evin içinde birbirine yabancı yaşayan insanlar da, bir çocuğun ömrüne işleyecek kadar derin bir ayaz bırakabilirdi. Henüz küçücük bir çocuktum ama o evin içinde sevginin nasıl bir şey olduğunu kimse bana öğretmedi. Annemin bakışlarında şefkat yerine mesafe, babamın varlığında ise güven yerine yokluk vardı. Bir evin içinde yaşıyorduk ama hiçbirimiz aynı yuvaya ait değildik. O coğrafyanın ağırlığı, çocuk aklımla anlamlandıramadığım o yalnızlık hissi, çok geçmeden bedenimde karşılığını bulmuştu… Rusya’ya yalnız gelmemiştik; annem, babam ve benden üç yaş küçük kardeşim de benimle birlikteydi. Türkiye’de yalnızca babaannemle dedem kalmış, biz dört kişi bilmediğimiz bir ülkeye doğru yola çıkmıştık. Kardeşim henüz küçüktü. Çocuk olmanın verdiği o masumiyetle, yeni gördüğü her şeyi merak ediyor, yabancı sokaklara bile oyun oynanacak yerler gözüyle bakabiliyordu. Ben ise aynı pencereden bambaşka bir manzaraya bakıyordum. Aynı evin içinde yaşıyor, aynı sofraya oturuyor, aynı karı izliyorduk; ama aynı çocukluğu yaşamıyorduk. İnsan bazen kalabalığın içinde de yalnız büyürdü. Ben bunu, daha beş yaşındayken öğrendim. Önce mideme giren o dayanılmaz sancılar başladı. Ardından günlerce süren ağrılar… Sonunda kendimi, yabancı kelimelerin havada yankılandığı soğuk bir hastane odasında buldum. Beyaz önlüklü insanların ne söylediklerini anlamıyordum. Koridorlarda dolaşan ayak sesleri birbirine karışıyor, odanın içine sinen keskin antiseptik kokusu nefes aldığım her ana işliyordu. O koku yıllar geçse de hafızamdan hiç silinmeyecekti. Annem, hastane odasının pencere kenarında sessizce duruyordu. Dışarıdaki karı izliyor, içeride olup biten hiçbir şeye gerçekten bakmıyordu. Doktorlar zaman zaman onunla konuşuyor, uzun uzun bir şeyler anlatıyordu. Söylenenleri anlamıyordum; zaten anlamam da beklenmiyordu. Ben sadece annemin yüzüne bakıyordum. Küçücük bir çocuğun, canı yandığında ilk aradığı şey annesinin gözleridir. Ben o gözlerde korku da göremedim, telaş da… Sadece alışık olduğum o uzaklığı gördüm. Babam ise yine yoktu. Onun yokluğu artık kimsenin dikkatini çekmiyordu. İş seyahatleri, toplantılar, bitmek bilmeyen telefon konuşmaları… Evde olduğu günler bile sanki bizimle aynı hayatın içinde yaşamıyordu. Küçük bir çocuk için baba, güven demekti. Ben güven duygusunun nasıl bir his olduğunu, uzun yıllar boyunca hiç öğrenemedim. Kardeşim ise bütün bunların farkında olamayacak kadar küçüktü. Koridorda elindeki oyuncağıyla sessizce oynuyor, zaman zaman annemin yanına gidiyor, sonra tekrar kendi dünyasına dönüyordu. Ona baktığımda içimde ne kıskançlık vardı ne de öfke. Sadece garip bir boşluk hissediyordum. Aynı anneye, aynı babaya sahip iki kardeştik; ama sanki aynı çocukluğu yaşamıyorduk. Hastanede geçirdiğim günler uzadıkça uzadı. Her sabah aynı beyaz tavanı görüyor, aynı floresan ışıklarının altında uyanıyor, aynı antiseptik kokusuyla nefes alıyordum. Bir süre sonra zaman kavramını bile kaybetmeye başlamıştım. Günler birbirine benziyor, saatler ağırlaşıyor, çocukluğum ise o odanın dört duvarı arasında sessizce büyüyordu. Belki de insan ilk kez orada değişmeye başlıyordu. Çünkü bazı acılar, iyileştiğinde bile insanın içinden tamamen çıkmazdı. Sadece sessizleşirdi…